Onu beyninden vurup değiştiren temel
bir şeyi anladı: dünyanın korunaklı bir yer olmadığını, insanların sözlerini her zaman tutmadığını, sevginin takas edilebildiğini, yakınlığın her an kopabilecek ipekten bir ip olduğunu, duyguların her gün değiştiğini, sempatiden hor görmenin doğabileceğini.
İnsan hatırladıklarından, bildiklerinden korkar olmuştu, çünkü hatırladıklarıyla bildikleri, ayaklarının altından zemini çekebilir, hayatı tanınmaz hale getirebilir, insanların kendisine duyduğu nefreti inanılmaz boyutlara çıkartabilirdi.
Aşk yavaş yavaş ilerleyen bir zehirdi, sinsi bir yalancıydı, dünyanın sefilliğinin üstüne kapatılan bir örtüydü, yapışkandı, hazmı zordu, insanın hiç olmadığı şey olarak görünebildiği bir aynaydı, çoktandır mevcut olmayan umudu dağıtan bir hayaletti, insanın sığındığını sandığı ama sonunda karşısında yalnızca kendisini bulduğu gizli bir yerdi, başka bir aşka dair belli olan bir kurtuluş imkanıydı, kazananı olmayan bir savaştı, insanın elini kestiği cam kırıklarının ortasında duran bir mücevherdi; evet, Brilka , o zamanlar aşk bunların hepsiydi.
En kötüsü ise, bu lanet savaşın bizleri sakat bırakması, arkadaşlarımızı elimizden alması, hayatlarımızı yerle bir etmesi değil; buradaki tüm koşulları meşrulaştırılması oldu.
Bir insanın gerçeğini bir devletin gerçeğinden daha üstün tutan, pişmanlık duymaya açık, vicdan sahibi birisi o köy okuluna gitmez, o sınıfı bir ameliyathaneye dönüştürmez, bir hemşireden katil, hamile bir kızdan öksüz bir anne yapmazdı.