Sarı yüz yüzeyde bir kıskançlık hikâyesi gibi dursa da içeriği bireysel, toplumsal ve ahlaki katmanları olan bir anlatı. Okuyucuyu sık sık sorularla ve ikilemlerle baş başa bırakan, kimi noktalarıyla rahatsız edici bir kitap. Kuang, tüm bu temaları doğru veya yanlış kalıbına sokmayarak okurun kendi kararını kendisinin vermesini sağlıyor. Kitap boyunca okur birçok soruyla karşı karşıya kalıyor, etik kavramını sık sık sorguluyor.
Örneğin baş karakterimiz June, söylediği yalanlara kendisi de o kadar inanıyor ki bir noktada okuyucu da ona inanmak, tıpkı June’un yaptığı gibi onu aklamak istiyor. Başka bir deyişle ana karakterimiz, duygu sömürüsüyle okuyucuyu manipüle ediyor. Yaptıkları yüzünden June mu suçlu, yoksa onu bu hâle getiren sistemin çarkları mı? June aslında başından beri emek hırsızlığı yapacak bir kişi mi, yoksa edebiyat dünyasının çekişmeli ve karanlık atmosferinde yer bulabilmek, en büyük hayalini gerçekleştirebilmek için oyuna ayak uydurmak zorunda kalmış bir kurban mı?
Roman aynı zamanda bir topluluğun haklarını savunmak ya da şahit olduğumuz olaylarda doğru ve yanlışları dile getirmek için illa ki o topluluğa ait olmamız gerekip gerekmediği sorusunu da sordurtuyor. Kitap boyunca bu soruların hiçbirine net bir yanıt verilmiyor ve işte tam da bu noktada romanın rahatsız ediciliği devreye giriyor. Okur, bazı noktalarda kendi değer yargılarını sorgulamak zorunda kalıyor; bu da huzursuzluk yaratıyor.
Yazar, günümüz edebiyat dünyasında önümüze “çok satan” olarak sunulan kitapların, edebi başarısından ziyade bir pazarlama başarısı olduğu gerçeğini açıkça gösteriyor. Görünürlüğün çoğu zaman edebi değerin önüne geçtiğini bir kez daha hatırlatıyor.
Kitabı biçimsel açıdan değerlendirdiğimde; okuyucuyu yormayan, oldukça sade ve akıcı bir dille yazıldığını