Haftalar ve aylar fark ettirmeden geçip gidiyor, usulca yıllara dönüşerek ağırlaşıyorlardı. Bir sabah aynada şakaklarıma düşen ilk kırlarla karşılaştım ve gençliğimin artık
beni bırakmaya hazırlandığını anladım. Fakat başkalarının gençlik dedikleri şey benden çoktan geçip gitmişti
zaten.
Kısa bir zaman sonra
bir arkadaşım öldü ve ben tabutunun peşinden yürürken,
çocukluğumdan beri yakın olduğum bu insanı sonsuza
kadar kaybettikten sonra içimde bir keder var mı, her-
hangi bir duygu yüzeye çıktı mı diye kendimi dinledim.
Fakat hiçbir kıpırtı yoktu ve ben kendimi, ışığın hiçbir zaman içinde kalmadan geçip gittiği camdan bir nesne gibi
hissettim.
İngilizlere özgü kusursuz dikilmiş bir takım elbisenin toplum içinde hiçbir biçimde
göze batmayışı gibi benim varoluş biçimimde de dikkat
çekici hiçbir şey yoktu ve en çok hoşuma giden yanı da
buydu.
O zamanki "ben"den, tam da bu olay nedeniyle tamamen koptum; artık ona dışarıdan, soğuk ve yabancı bir tavırla
bakıyorum ve onu, hakkında pek çok esaslı şey bildiğim, ama yine de benim dışımda kalan bir oyun arkadaşı, bir
iş arkadaşı, bir dost olarak tasvir edebilirim. Bir zamanlarki "ben" olduğunu hiçbir şekilde hissetmeden onun
hakkında konuşabilirim, onu eleştirebilirim veya yargılayabilirim