Bu dönemde, Osmanlı Devleti, siyasal ve çağdaş özgürlükleri yok eden baskılar altında giderek çürüyüp giden ve gelecek krizlerde yıkılacak olan monolitik bir imparatorluktur. Aydınlar köşelerine çekilmekte ya da yabancı ülkelere kaçmakta, toplum yaşanmakta olan olayları bilmemekte, anlamamaktadır. Nitekim Irak ve Musul petrolleri Almanya'ya peşkeş çekilmekte, devlet memurlarının aylıkları verilemezken Kabe'ye, Necef, Kûfa, Bağdat gibi yerlerdeki camilere hazineler gönderilmekte, Boğaziçi'nde ise, Salah Birsel'in anlattığı oryantal bir "Dolce Vita" yaşanmaktadır.
Rumların ve genellikle Müslüman olmayanların yaşamları, uygar, varlıklı, keyifli ve mutludur. Tanzimat öncesinde adalarda yaşayan Rumlar, Ege kıyılarındaki kentleri sistemli biçimde kolonize ederek oralarda yaşayan Türkleri içerilere sürmüşlerdir. Doktor Mağmumî Ayvalık'ta, lokantada önüne getirilen Rumca yazılmış yemek listesini okuyamamakta, garsona derdini pandomimle anlatmaya çalışmaktadır. İzmir temiz düzenli bir kenttir, ama tramvaylarındaki "Sigara içilmez" yazısına kadar hiçbir levha Türkçe değildir. 1890'lı yıllarda büyük bir kolera salgını ülkeyi kasıp kavurmaya başlamıştır. Osmanlı Devleti, imparatorluğun sağlık işlerini yönetmek için Bongowsky adındaki bir yabancıyı işbaşına getirmiş ve kendisine bir de paşalık rütbesi vermiştir. Genç Doktor Şerafettin Mağmumî bu kadro içinde kolera ile savaşmak için önce Bursa-Balıkesir bölgesine, ikinci kez Adana, Adıyaman, (Kahraman) Maraş, (Gazi) Antep, Haleb, Beyrut ve Şam'ı kapsayan bölgeye (bu kez Grup Başkanı ve müfettiş olarak) gönderilmiştir. Genç doktorun gittiği yerlerde yalnız kolera değil, kanlı diarhea, dizanteri, tifo ve bulaşıcı olan ve olmayan bütün hastalıklar kol gezmektedir. Bursa'da lağımlar içme sularına karışmaktadır. Atranos'ta (Orhaneli)