Özne sorgulamasını içeren kurgu bir kitap. Aralarda Descartes, Kant, Berkeley ve Bergson öğretilerini gördüm. Buram buram felsefe kokan ama felsefe dersi vermek yerine kurguyla bizleri düşündüren bir kitaptı. “İçimdeki mi benim, yoksa ötekilerin gördüğü dışımdaki mi benim?” sorusunu sormama neden oldu. Ki zaten ana karakterimiz de bu soruyu sorarak deliriyor...
Gerçekten kendi benliğini görebilir misin, yoksa o benlik başkaları tarafından oluşturulan bir şey mi? Üzerine düşününce insanın kafasını karıştıran bu özne probleminin tam içine girdim kitapla. Okuması zor olsa da adamın delirdiği her dakika ben de delirdim. Bazı yerleri fazla tekrardı; yine de belirsizlikte süzülen bir özneyi okumak ve gerçekten benliğimizi göremeyecek olma durumuyla yüzleşmek vurucuydu.
Düşündükçe kendini bulan, kendini buldukça kendine yabancılaşan bir özne... Yabancılaşmış ve belirsiz olan özneler, ötekiler tarafından kalıplaşıyor. Ne kadar öteki varsa, bir öznenin o kadar benliği oluyor.
Özneyi ele alışının altında yatan felsefi temelle birlikte tarih, yalnızlık, yüce ve Tanrı gibi kavramları da aktarmış. Yazarın felsefi söylemlerini bu kadar güzel bir şekilde kurguya yedirmesi ve aforizma okuyormuş gibi hissettirmemesi güzeldi.
Satranç seven biri olarak heyecanla okuduğum mini bir hikâye oldu. Hamleleri gözümde canlandırmaya ve anlamlandırmaya çalıştım. Bir de aralara konulmuş çizimlere uzun uzun baktım. Çizimler o kadar hoşuma gitti ki bu incelemeyi yazdıktan sonra bir kez daha hepsine uzun uzun bakacağım.
İki satranç oyuncusu: Biri kıdemli, sürekli kazanan, şahı devrilmemiş bir yaşlı; diğeri ise cesur, atılgan, daha önce görülmemiş hamleler yapan bir genç… Genç olanın her hamlesi şaşırtıyor; çünkü düşünmeden ve risk alarak ilerliyor. Yaşlı olan ise şaşırtıcı hamleler karşısında temkinli adımlar atıyor. Aslında hayatı farklı şekillerde yaşayan iki insanı okuyoruz. Kaybetmekten korkmadığı için ilginç ve özgürce yaşayan birinin karşısında, kuralların arasına sıkışıp kalmış biri var.
Çok derin felsefi cümleler söylemeyeceğim. Hikâyenin tatlılığını ve öznelliğini bozmak istemem. Her okuyan, kendine uygun düşünceler oluşturabilir. Kahvenizi yudumlarken bir çırpıda bitirebileceğiniz bir tarzda!
Bir ÇatışmaPatrick Süskind · Can Yayınları · 2024159 okunma
Öncelikle iki sene önce kendimi yoğun bir şekilde Leibniz’e verdiğim için mutluyum. Anlatının tümü Leibniz’in felsefesi üzerinden işliyor. Nüktedan bir dille yererek bunu yapan Voltaire, beni güldürmeyi başardı. Candide, büyük filozof olarak gördüğü Pangloss’un “olası dünyaların en iyisinde yaşıyoruz” felsefesini yaşam biçimi hâline getirmeye çalışıyor. İyi bir şey yaşanacak dediğimiz an kötü bir olay oluyor; fakat peşi sıra rahata eriliyor. Tabii ardından tekrar kötü bir olay… Kitabın sonuna kadar bu döngünün içinde oluyoruz. Hâliyle Leibniz’in felsefesi sorgulanmaya başlanıyor.
Martin’in nihilist ve kötücül söylemlerinin bize el sallamaya başladığı yerler, en keyif aldığım kısımlar diyebilirim. Ahlaki bir sorgulamaya götürüyor insanı. Bu sorgulama içerisinde doğanın nasıl işlediği ve insan doğasının niteliğine dair düşünüşler de yer alıyor. Okuması kolay değildi, hatta yorucu diyebilirim. Sadece Leibniz değil; Platon’un, Aristoteles’in ve Descartes’ın da adı geçiyor. Felsefe öğrencisi olarak okuduğum için kendimi şanslı hissettim. Voltaire’in kimin hangi fikirlerini alaya aldığını rahatça görebilmek hoşuma gitti.
Kitabı bitirdiğinizde Voltaire’in iğneleyici dilini özleyeceğinizi fark ediyorsunuz!
CandideVoltaire · Karbon Kitaplar · 20177bin okunma
İnsanı sarsmayı seven biri olduğunu hemen anlayabiliyorsunuz. Kültürel kodları yıkıma uğratmak adına acımadan saldıran bir adam var karşımızda. Ahlakın sınırlarını aşarak, içinde bulunduğumuz o sınırlı ahlakın ne kadar bedbaht bir durumda olduğunu gösteriyor bizlere. Bunu yaparken epey çirkin bir anlatım sergiliyor. Anlatımına sinirleniyorsunuz; sinirlendikçe sorgulamaya başlıyorsunuz. Bizlere iğneyi batırıyor ki bıçakla gelen kültürel kodlamaları görebilelim.
Buradaki öykülerinde kalıplaşmış dostluk, koruma, ün, aidiyet, yönetim, ekonomi ve cinsellik kavramlarını yerle bir ediyor. Kurulmuş oyuncaklar, kavramları doğrudan alıp içindeki meseleye odaklanmadan yaşar. Bukowski ise oyuncakları bozmaya yemin etmiş gibi. Oyuncaklar bozulsun, içindeki insanlık ortaya çıksın. Kirlilik taşıyan sahteliklere karşı kirliliği silah kuşanan bir yazar. Çünkü oyuncaklar da insanlar da kirli.
Yine de her zaman elime almak isteyebileceğim bir yazar değil. Bir kitabın beni rahatsız etmesini severim. Fakat okurken zihinde canlandırılan sahnelerin korkunçluğunu bünyem kaldırabilir mi, emin değilim.
Büyük Zen DüğünüCharles Bukowski · Metis Yayıncılık · 1999545 okunma