Hikmetini anlamadan, derinleştirmeden, insanla-ra anlatmadan ortaya konan her hüküm ya topaldır ya da kördür. Hüküm ancak hikmetle anlamlı hâle gelir. Çünkü hükmün sebebi onun neden var olduğudur, yani hikmetidir. Hikmet de hükümle birlikte muhkem olan, yaşayan ve devam eden bir şey hâline gelir.
Evet, sanatçı zevk-i selimi inşa eden ve yaşatan bir figür olarak hayatın içindedir. Bir taş ustası, hattat, bestekâr, şair kendine özgü bir şahsiyettir ama bu onun toplumla kavga etmesini gerektirmez.
Aklıyla imanını koruyan, imanıyla aklını zenginleştiren kişi hem akıl hem de inanç makamında doğru yerde duruyor demektir. Bu noktada taklidi iman tahkikî imana dönüşür. Yani sadece söyleneni ve aktarılanı tekrar ve taklit etmenin ötesine geçeriz ve inandığımız ve bağlandığımız şeyi inceleyerek, kavrayarak, anlayarak, idrak ve tecrübe ederek yaşamaya başlarız. Kâmil müminin imanı taklidi değil, tahkikî olmalıdır.
Ölçüyü kaçırma mak hayati önemdedir. Zira Gazâlî'nin dediği gibi "haddini aşan, zıddına döner". Akıl sınırlarının ötesine geçip akıl-üstü hakikatler hakkında hükümler vermeye başladığında kendi özünden uzaklaş-maya başlar. İman, inanç, ahlak, vicdan, din ve erdem akla özunden uzaklaşmaması gerektiğini hatırlatır.
Zira inanmak, aklı tatile göndermek demek değildir. İnanmak, aklın imkânlarını daha ileri noktalara taşımaktır. Bura-da inanç ve inanmak akla meydan okur: "Kendini aşabiliyor mu-sun?" diye sorar. "Sınırlarını idrak edebiliyor musun?" der. Sınırlarının farkına varan akıl, doğru ve sağlam zeminde ilerleme imkanına kavuşur. Sınırı aşmadan ama mevcut imkânlarını azami ölçüde kullanarak hakikat arayışına devam eder.