Nobuo Suzuki’nin “Wabi Sabi: The Wisdom in Imperfection” adlı kitabı, kusuru düzeltilmesi gereken bir problem olarak değil, hayatın doğal bir parçası olarak ele alıyor.
Japon felsefesine göre Wabi, sadeliği ve gönüllü olarak azla yetinmeyi anlatır. Gösterişten uzak, bilinçli bir yaşamı işaret eder. Sabi ise zamanın bıraktığı izlere, eskimeye ve geçiciliğe bakar. Bir araya geldiklerinde, mükemmel olma zorunluluğunu reddeden; kusurlu, tamamlanmamış ve geçici olanın içindeki değeri görünür kılan bir anlayış ortaya çıkar. Bu yaklaşım ilk bakışta yalnızca Japon kültürüne aitmiş gibi görünse de, aslında bizim düşünsel dünyamıza da oldukça yakındır.
Kitabı okurken, yazarın da değinmiş olduğu, Mevlana’nın “Işık, çatlağından sızar” sözü sık sık aklıma geldi. Nitekim burada bahsedilen çatlak, saklanması gereken bir kusur değil, içeriye ışığın girebildiği bir açıklık olarak anlam kazanır. İnsan, tam olduğu yerde değil; kırıldığı, eksildiği yerde fark eder, değişir ve derinleşir.
Japon kültüründeki “kintsugi” sanatı bu düşüncenin somut bir karşılığıdır. Kırılan seramikler, çatlakları gizlenmeden, altınla onarılır. Nesnenin geçmişi örtülmez; aksine, görünür hâle getirilir ve değer kazanır. Kırık olmak, artık bir kayıp değil; hikâyenin en kıymetli parçasıdır.
Tüketim kültürü, “özel”, “sınırlı” ve “kusursuz” olanı sürekli yüceltir. Oysa eşsiz olmak, her zaman kusursuz olmak anlamına gelmez. Çoğu zaman asıl güzellik, kusur olarak addedilen ayrıntılarda saklıdır.
Tüketim toplumunda çoğu zaman bir şeyi eskisini tüketemeden yenisiyle değiştiriyoruz. Bitmeden, eskimeden, hayatımıza gerçekten karışmadan yerini bir başkasına bırakıyor. Bu hız içinde nesnelerle kurduğumuz ilişki yüzeysel kalıyor.
Uzun zaman sonra bir ürünü ilk kez gerçekten bitirdim. Yerine hemen yenisini koymak