Kendi hissettiklerini herkesin hissetmesini istemişti. İçindeki hiçlik duygusunu genç insanlara bulaştırmak, onları dönüşü olmayan bir yolda saatte 200 km hızla giden arabalara çevirmek istemişti. O dönem birçok öğrenci Zargana'ya inanmış ve her biri hiçliği sadece kendi değer yargıları doğrultusunda anlayabilmişti. Çoğunluğunun hayatı kısa zamanda bir kabusa dönüşmüş ve karanlıklar içinde acıyla noktalanmıştı. Uyuşturucularını kendileri üretirken zehirlenmiş, banka soygunlarında vurulmuşlardı. Dokuz erkekle birden sevişmeye çalışan kadınlar intihar etmiş, Zargana'yı tanıyana kadar öğrendikleri her şeyi unutanlarsa akıl hastanelerine yatmıştı.
İnsan hala nefes alıp verirken, kalbinde ya da beyninde küflenmeye başlayan o çürümeyi biliyordum ben. Hayat tarafından ensemden tutulup sokulup çıkarıldığım derslerde, ancak o konuya kadar gelebilmiştik. Daha fazlasını bilmiyordum. Üstelik işlediğimiz son ders, ölü gömmekti. Ben de oraya kadar biliyordum. Gömmeyi ve hayata devam etmeyi. Sonrası yoktu. Sonrası koca bir sırdı. Ama herkes için öyle değil miydi? Kimin umrundaydı, annesinin, babasının, sevgilisinin, kardeşinin, gömüldükten sonra başına neler geldiği?
"Hayat ölüme dahil, Gaza. Bir işe başlamak, bitirmenin yarısı, derler ya. Doğmak da öyle işte. Ölmenin yarısı. Bunu kabul et, yeter. İnan, demiyorum. Çünkü inanacak bir şey yok bunda. Bildiğin, doğa! Gör, yeter... Zaten bir ölü olduğunu gör ve kabul et. Gerisi gelir."
Diyordum:
"Öldüğüm gün, taşınırken tabutum,
Acı duyacağım sanma bu dünyanın ardından,
Ağlayarak, yazık oldu, diye konuşma
Kayıp dediğin sütün kesilmesidir.
Yok olmayacağım mezara konduğum vakit,
Yok oluyorlar mı batınca güneş ve ay?
Ölüm sandığın şey aslında doğuştur.
Zindan gibi görünür mezar, oysa ruh özgürlüğüne kavuşur.
Hangi tohum büyümez ekilince toprağa?
İnsan tohumundan şüphen mi var yoksa?"