Geceyi severim, gece de beni sever. Ya da gecenin beni sevdiğine inanmak hoşuma gidiyor. İnsan sarıldığı, sarındığı bir şeyin kendisini itmesinden hoşlanmaz.
Ayrılacaktık : sen gidecektin; ben de, gelebilirsem, ancak bir süre sonra gelebilecektim senin yanına. “Seni son bir kez görsem daha mı kötü olur?” dedin — ben, “Hayır” dedim; görüştük, kısacık bir süre için — bana sarılırken, ağlayarak, “Daha kötü oldu” dedin — ben, gene, “Hayır, Canım” dedim — ama benim de yüreğim yırtılır gibi oldu—
“Seni ararım; bulursam, ne iyi — bulamazsam da, ne yapayım, bulamamışımdır.”
Böyle dedin bana:-
‘A r a m a k’ — ne söz değil mi?
Hani, bir yerden dönecektim; sana saatini de söylemiştim; gelince senin notunu buldum: “Daha gelmediğini bile bile aradım — öylesine, işte...” diyordun — içim ışıldadı.
İşte tam da buydu ‘arama’nın özü — ‘buluna’mayacağı bilindiği zaman bile, aramak.
— Ve, ‘b u l m a k’ — bu da, ne söz...
Elele tutuşma edimini düşün — bunu, en başından başlayarak, kendiliğinden, doğallıkla, hiç yadırgamadan yapmıştık: benim sağ elim, senin sol elin; tıpatıp, içiçe, sımsıkı... Öyle olurdu ki, sokağa, yürümeğe çıktığımızda, ellerimiz sanki kendiliklerinden bilirlerdi tutuşmaları gerektiğini; aynı anda da, karşılıklı, birbirlerini bulup, kavuşurlardı. Bu, birbirimize iletmekte olduğumuz anlam(lar)ın bir tür odak noktasıydı —- sanki, ilişkimizin, somut, fiziksel, hatta ‘duyumsal’ temeli.