Öyle bir gün geliyor ki, insan olması gerektiği yerde olmak istiyor. Ama kimi kez yaşamak için ,intihar etmekten daha çok cesaret gerekiyor.
Gitme sevgili, incinir yüreğin! Açlığıyla, susuzluğuyla başedemezsin Bir kaç adımda biter düşlerin Yaşama sevincini emanet verirsin Bir aşık görsen bir aşığın yanında Gözlerin yere düşer, bakamazsın Tatlı bir söz çalınsa kulaklarına Mazinin girdabında kendini kaybedersin Uzun bir yola meylediyorsun sen Öyle ki bırakacaksın ellerimi Sen sığındığın, güvendiğin limanda Beni rıhtımında bırakıp öyle Öylece çaresiz izlerken seni Taze kırılmış can parçalarıyla Sessizliğinle hüzne bulayıp düşlerimi Gitme sevgili, incinecek yüreğin! Ve ben tutamayacağım ellerini!...
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Hani bir akrebin etrafına ateş yakarsan akrep kendini sokar ve öldürür ya; öyle işte... Kendimi bir akrep gibi hissediyorum. Etrafım, hayatım ateş çemberi ve tek çare kalmış gibi... Her gün bunu yapmakla yapmamak arasında gidip gelen duyguların esiriyim. Bir gün "yap, kurtul!" ağır basıyor, diğer gün "az daha diren belki bir kurtuluş yolu vardır" diyorum. Bir bilinmezin eşiğindeyim...
Duygu ve Düşünce
“Neden ayaklarını sürüyerek yürüyorsun?” diye sordu. “Yorgunum,” dedim. “Ama sen hep öyle yürüyorsun,” dedi. “Ben hep yorgunum,” dedim. “Bedenin yorgunluğu geçiyor belki… ama akıldaki bu yorgunluk hiç bitmiyor.”
Dünyayı uçsuz bucaksız, insanlardan oluşan dalgalı ve hırçın bir deniz olarak gören o yaşlı Bogotalı balıkçının kadim fısıltısını, bir deniz kabuğunu kulağıma dayar gibi zihnimde taşırım hep. Her birimizin, bu zifiri karanlık evrende kendi benzersiz ışığıyla parıldayan birer ateşçikten ibaret olduğunu söylerdi. Kimi sessizce, kendi içine doğru yanarmış içten içe; kiminin alevi öyle zayıfmış ki, esen ilk rüzgarda, hayatın ilk sillesinde savrulup gidermiş. Ama bazı insanlar varmış ki, çılgın birer yangın gibi yanar, yanına yaklaşan herkesi ve her şeyi hiç düşünmeden tutuştururmuş. İşte aşkın, o deli fişek ateşlerin hırçın dalgalar arasında birbirine dokunma, birbirinin alevinden beslenme ve fısıldama biçimi olduğuna inanırım. Ben sadece bu muazzam parıltıyı kıyıdan izleyen ve kayda geçiren bir anlatıcıyım. Okullarda bize zorla ezberletilen, kütüphaneleri dolduran o kalın ve kurşun gibi ağır resmi tarih kitaplarında aşka hiç rastlamayız. Sayfaları çevirdikçe karşımıza hep fetihler, kanla çizilen yapay sınırlar, muzaffer zafer çığlıkları ve göğsü madalyalarla kaplı generallerin kibirli adları çıkar. Sistem, yalnızca gücü, mülkiyeti ve yıkımı kaydetmeyi sever. Oysa yeryüzünün gerçek, kutsal ve gizli haritası o mağrur saraylarda ya da meclis salonlarında değil; gece yarısı kuytu bir sokak lambasının altında, soğuktan titreyen iki insanın birbirine sadece sarılmasıyla, sessizce yeniden çizilir. Ben işte bu haritalanmamış anların, tarihin gözden kaçırdığı o en büyük mucizelerin zamansız şahidiyim. Yıllar önce, Güney Amerika’nın haritalarda bile yer almayan, unutulmuş bir dağ köyünde yaşlı bir yerli kadının toprağı yoğuran çatlak ellerine bakmıştım. Bana dönüp, heybemde ömür boyu taşıyacağım şu cümleyi hediye etmişti: "Savaşlar toprakları parça parça böler oğlum, aşk ise
Öyle abartılacak şeyler yaşamadım; yaşadıklarım daha çok herkesin karşılaşabileceği dünya dertleri. Lakin yaş ilerledikçe birçok şeye karşı hevesimin azaldığını fark ediyorum. Evin küçük kızı olduğum için hâlâ cimcime bir kız gibi sevilip korunuyorum ama birkaç yıl önce keyifle yaptığım şeyleri bugün ne kadar zorlasam da aynı istekle yapamıyorum. Artık her şey benim için biraz daha mantık çerçevesinde ilerliyor. Bazen düşünüyorum; beni büyüten yaş mı, yaşadıklarım mı? Ama dönüp baktığımda insanı derinden sarsacak şeylere de maruz kalmadım. Sanırım zaman, fark ettirmeden olgunlaştırıyor. Çocuksu ruhum yavaş yavaş yerini yetişkin bir kadına bıraktı. Zamanın bedenimi büyüteceğini biliyordum ama ruhumu da bu kadar değiştireceğini hiç düşünmezdim. Hep böyle kalacağımı sanırdım.