Film önerileri ve düşündürdükleri...
Ayşen Şahin (Aksakal) En çok tek mekanda geçen filmleri severim. Ortam değişmeden bir konu anlatabilmek için en az 90 dakika tartışılmaya değer bir konu, o tartışmayı dinlemeye değer kılan bir metin ve izlemeye değer kılan çok iyi oyunculuklar gerekir. Bu tek mekan filmleri genelde bir felsefi tartışma ya da ezber bozma üzerine olur ve roller dengeli dağılır. Bir kült olan "12 Angry Men"i bilirsiniz. 1957 yapımı bu film farklı karakterlerdeki mahkeme jürisinin "makul şüphe" üzerinden bir genci idama göndermek ya da beraat ettirmek arasında 180 derece değişen kararları üzerine kurulu ahlaki bir tartışmanın sahneye yansıması. Tüm film 8 numaralı jürinin "Peki ya?.." sorusunu sorması ve tartışmayı açması üzerine kurulu. Bir diğer kült film de 2007 yapımı "The Man From Earth". Taşınan profesör arkadaşları John Oldman'ı uğurlamak üzere bir araya gelen 7 akademisyen, meslektaşlarını taşınma nedeni üzerine açıklama yapması için zorlayınca on dört bin yaşında olduğunu öğrenirler. Biyoloji, sanat tarihi, ilahiyat, antropoloji, arkeoloji, tarih gibi uzmanlıkları olan misafirler kendi alanlarındaki bilgileri ile bunun imkânsız olduğunu ispatlamaya çalışsalar da Oldman'ın cevapları bunun gerçek olabileceğini gösterir. Özellikle dinlerin ortaya çıkışını izahatı, tüm akademisyenleri dehşete düşürür. Senaristi Jerome Bixby'nin 38 senede tamamladığı, sinemanın en entelektüel işlerinden biri olarak tarihe geçen film, izleyiciye 89 dakika boyunca şu soruyu sordurur: "Peki ya?.." 2012 yapımı "Le Prenom"da, evde bir eş-dost yemeğinde geçer. Vincent, doğacak çocuğuna Benjamin Constant'ın 1816 tarihli aynı adlı romanının kahramanı olan Adolphe'un adını vermek isteyince yemeğin seyri değişir. Tartışmalar, yazılışı farklı olsa da bir çocuğun Hitler'in ön adı ile yaşamanın yükünü taşımaması
Dizi/Film
Bir Eylül Kadını: Emine.
Emine… yeşil gözlü bir ahu dilber… Eylül gibi doğmuş, Eylül gibi eksilmiş. Sanki daha dünyaya gözlerini açtığı gün kader alnına ince bir hüzün bırakmış. Bir çocuk düşün… Anne diye uzattığı eli boşlukta kalmış. Bir daha hiçbir sarılmayı tam sarılmak sanamamış. Emine… yeşil gözlü bir ahu dilber… Bazı yaralar kapanmaz. Sadece insan büyüdükçe kalbinin daha derinine iner. O da öyle yapmış. Gülmeyi öğrenmiş, çalışmayı öğrenmiş, ayakta durmayı öğrenmiş… Ama unutmayı hiç öğrenememiş. Bir annesizliği, bir de o adamı… Yirmi iki yıl… Bir insanın ömründen koca bir gençlik geçer. Mevsimler değişir, şehirler değişir, yüzler değişir. Ama Emine'nin kalbinde aynı isim kalır. Aynı özlem. Aynı bekleyiş. Aynı sızı. Emine… yeşil gözlü bir ahu dilber… Gece olunca kalbinin kapıları açılıyor. Bir taraftan çocukluğu giriyor içeri, bir taraftan sevdiği adam. Biri "anne" diye ağlıyor, öteki "keşke" diye. Ve Emine, ikisinin arasında sessizce yaşlanıyor. Kimse bilmiyor. Çünkü bazı kadınlar gözyaşlarını gözlerinden değil, ömürlerinden akıtıyor. Birlikte içilmemiş çayların, aynı yastığa bırakılmamış başların, hiç yaşanmamış sabahların yasını tutuyor. İnsan bazen kaybettiği kişiye değil, onunla yaşayamadığı hayata ağlıyor. Emine'nin acısı da bu. Sevdiği adamın yokluğu değil sadece… Onunla hiç gerçekleşmeyecek bütün ihtimaller. Ve belki de en acısı şu: Emine hala seviyor…
Reklam
Babalar Günü
Sevgili Deniz Şahin.... "Baba olamayacağım, toprak olmak ne garip duygu..." demiş Ahmet Kaya. Bir diğer yazıda Cemal Süreya; "Sizin hiç babanız öldü mü? Benim bir kere öldü kör oldum. Yıkadılar aldılar götürdüler. Babamdan ummazdım bunu, kör oldum." diye anlatmış içindeki o tarifsiz boşluğu. Başka bir yazıda Can Yücel şöyle dile getirmiş baba sevgisini: "Hayatta ben en çok babamı sevdim. Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk. Çarpık bacaklarıyla ha düştü ha düşecek. Nasıl koşarsa ardından bir devin, O çapkın babamı ben öyle sevdim..." Ne garip değil mi? Koskoca şairler, koca koca adamlar, kelimelerle dünyalar kuran insanlar bile söz konusu baba olunca eksik kalmışlar. Çünkü bazı acılar vardır, anlatılmaz. Bazı yokluklar vardır, tarif edilmez. Ve bazı insanlar vardır ki öldükten sonra bile hayatımızdaki yerleri hiç değişmez. Bugün Babalar Günü... Kimi insanlar babasının elini öpecek bugün. Kimi telefon açıp sesini duyacak. Kimi uzun uzun sohbet edecek, kimi sadece sarılacak. Ama bazı insanlar için bugün sıradan bir gün değil. Çünkü bazı insanların babası sadece mezar taşlarında yazılı bir isimdir artık. Bazılarının ise hiç hatırlayamadığı bir yüz... İnsan büyüyor aslında. Yıllar geçiyor. Saçlarına aklar düşüyor. Çocukluğu geride kalıyor. Ama babasını kaybeden bir evlat, kaç yaşına gelirse gelsin içinde hep biraz çocuk kalıyor. Çünkü baba sadece bir insan değildir. Bir güven duygusudur. Sırtını yaslayabileceğin bir dağdır. Düştüğünde seni kaldıracak bir eldir. Başardığında gururla gülümseyen bir çift göz, yorulduğunda sığınabileceğin bir limandır. Ve o liman kaybolunca insan kendini okyanusun ortasında kalmış gibi hisseder. Bugün belki herkes kutlama yapacak. Fotoğraflar paylaşacak. Gülümseyecek. Ama bazı insanlar sessizce gökyüzüne bakacak. Belki bir dua
Peygamber Efendimiz Rasulullahﷺ şöyle Buyurdu; İnsanların üzerine öyle Bir zaman gelecek ki, Dininin gereklerini yerine Getirme konusunda Sabırlı/dirençli davranıp Müslümanca yaşayan kimse, Avucunda ateş tutan Kimse gibi olacaktır (Tirmizî, Fiten, 73; Ebu Davud,
Türk edebiyatında saf şiirin, sesin ve ahengin şairi Ahmet Muhip Dıranas... Edebiyatımızın bu zamansız ismini, vefatının 46. yılında saygıyla anıyoruz. “Kardır yağan üstümüze geceden, Yağmurlu, karanlık bir düşünceden...” Lisede Faruk Nafiz Çamlıbel ile Ahmet Hamdi Tanpınar'ın öğrencisi olan Dıranas; Cahit Sıtkı Tarancı, Orhan Veli, Sait Faik ve Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi dönemin genç şair ve yazarlarından oluşan o muazzam edebi çevre içinde yer aldı. Cahit Sıtkı gibi şiirde sese ve ahenge büyük önem verdi; aşk, yalnızlık, hüzün, ölüm ve doğa gibi temaları ele aldı. Hece ölçüsü sınırlarında kalarak gelenekte çağdaşlığı yakalayan şairin "Fahriye Abla" şiiri, adeta onun adıyla özdeşleşti. O, şiirlerinde biçim mükemmelliğine öyle büyük bir titizlikle yaklaşırdı ki; heceyi modern bir ruhla harmanlayıp adeta kelimelerle müzik yapardı. Biz onu hafızalarımıza kazınan "Fahriye Abla" ile, o lirik "Serenad"ı ile, zamanın geçişini felsefi bir derinlikle ele alan "Olvido"su ve ölümün beyaz sessizliğini fısıldayan "Kar" şiiriyle tanıdık, çok sevdik. Şiirlerinin yanı sıra tiyatro oyunları yazan, Küçük Prens’i dilimize ilk çevirenlerden biri olan Dıranas; vasiyeti üzerine doğduğu yer olan Sinop’un o sessiz köyünde uyuyor şimdi. Ama bıraktığı o tertemiz, o "saf" miras hâlâ içimizde bir yerlerde yankılanıyor. Popüler kültürün hızla tükettiği bu çağda, Edebi Akış’ta Türk edebiyatının bu zamansız değerlerini anmaya, onların sesine ses olmaya gururla devam ediyoruz. #AhmetMuhipDıranas #edebiyat #şiir #klasikler #edebiakış
Ablanız zayıflamış herkes öyle dedi (Zayıflamak gibi bireyler aklımda vardı ama yemek yemek en sevdiğim sey
Reklam
Reklam