İtiraf ediyorum… Bu kitap hakkında ne yazsam eksik kalacakmış gibi hissediyorum.
Jaume Cabré, yalnızca bir roman yazmamış; yüzyılları, insanlık tarihinin en karanlık sayfalarını, aşkı, vicdanı, sanatı ve kötülüğü aynı anlatının içinde buluşturmuş.
Kitabın en etkileyici yanlarından biri de anlatım biçimi. Bir paragrafın içinde, hatta bazen tek bir cümlenin ortasında zaman değişebiliyor. Kendinizi bir karakterle Barselona’nın sokaklarında yürürken buluyorsunuz, birkaç satır sonra savaşın gölgesine, başka bir döneme, başka bir hayatın içine geçiyorsunuz. Üstelik bunu yaparken okuru kaybetmiyor; aksine hikayenin tam merkezine çekiyor.
Bir kemanın etrafında örülen bu devasa kurgu; savaşları, dostlukları, ihanetleri, aşkları ve nesiller boyunca taşınan suçları birbirine öyle ustalıkla bağlıyor ki hayran kalmamak mümkün değil.
Yoğunluğum nedeniyle bu kitabı neredeyse bir ayda okuyabildim. Ama şimdi dönüp baktığımda keşke daha az ara verseymişim diyorum. Çünkü bu romanın kurduğu ağın içinde ne kadar uzun süre kalırsanız, bağlantıları ve katmanları o kadar güçlü hissediyorsunuz.
Okurken altını çizdiğim onlarca cümle oldu. Düşündüren, sarsan, bazen durup sayfayı kapattıran anlar… Ama en çok da yazarın kurduğu o muazzam yapıya hayran kaldım. Her detayın bir anlamı, her karakterin taşıdığı bir yük var.
Son sayfayı kapattığımda hissettiğim şey hüzünden çok hayranlıktı.
Muhteşem demek az kalıyor.
İtiraf Ediyorum, uzun süre aklımdan çıkmayacak, yıllar sonra bile adını duyduğumda içimde bir şeyleri kıpırdatacak kitaplardan biri oldu.
Ve sanırım şimdiden söyleyebilirim;
2026’nın favori kitabını buldum.