Kalın bir kitabın arasında unutulmuş bir kalbin sesleri.
İçten içe susuşlar kadar Güçlü haykırışlar görmedim. Görmedim ok sinesine saplanmışken Sinesini unutan bir cesaret... ​Kırmak, coğrafyamın En tatlı hediyesi; Bir şair mesleğidir bu. Öyledir ki acı duymayan Çabuk unutur. ​Hisler parça parça olur, Kavuşmak ister bir bütüne. Bütün sende gizli... Susuşun bir nizama işaret etse de Kalbin hâlâ ellerimde. ​Kalbin bir gök taşır belki, Bir yıldızını elletmez kimseye. "Edep ya hû" der bir ses, Bir ses yankılanır içimde. ​Susmak çoğu zaman cesaret ister, Kaybetmek riskiyle beraber. Susuşlarım ne cesaretten Ne çok bilmişliğimden; Susuşum baştan sona Çaresiz... ​Varoşlarda aşk
Şiir
Kişi, kendisini beklentilerden kurtarmadıkça hiçbir ilişkiden sağ çıkamaz. Görmeyen sürücünün kazası nasıl kaçınılmazsa, beklentinin hayal kırıklığı da öyledir.
Duygu ve Düşünce
Reklam
Vücudunuz bir tapınaktır. Hayatınız ona bağlıymış gibi onu koruyun çünkü ruhsal olarak öyledir. Tanıştığınız herkes sadece insan değildir. Bazıları karanlığın bir aracılığı taşır. Yanlış ruh ile olduğunuzda, odaklanmanızı, motivasyonuzu ve netliğinizi kaybedersiniz. Varlık dediğimiz insanların enerjilerini görebilseydin, kaçardın, ağlardın, kusardın. Yatakta asla yalnız olmadığını, her yaranın, her lanetin, taşıdıkları her parazetin yanında yattığını fark ederdin. Çoğu insan yürüyen mezarlıklardır. Çürüyen Duygular, ruh parcaları, tenlerine yapışan varlıklar. Çürüyen ruhları saklayan gülümseyen yüzler. Seks sadece et değildir. Açık bir portaldır. Kodların, anıların, travmaların, bağların değiş tokuşudur. Sadece bedenlerinizi almazsınız. Kabuslarını alırsınız. Bağımlılıklarını alırsınız. Gizli öz nefretlerini alırsınız. Bir kişiyle yatmasın. Dokundukları herkesle yatarsın. İçlerine almalarına izin verdikleri her karanlık iz. Enerji yalan söylemez. Beden söyler. Yanlış ruha dokunduğunuzda sisteminize neyin girdiğini bilseydiniz, enerjinize kilitli bir kasa gibi davranırdınız. Dikkatli olun. Bazı enfeksiyonları yıkayarak temizleyemezsiniz. Özelikle Kadınlar : Vücudunuz sadece fiziksel temas almıyor, aynı zamanda enerji kodlarını da emiyor. Farkında olmadan onları ruhunuza çekersiniz. Daha yüksek bir titreşim, daha yüksek titreşimi bastırır. Eğer onların titreşimlerini görebiliyor ve duyabiliyorsanız nereye gideceğinizi biliyorsunuz. Ve simyasal terimlerle, düşük bir titreşim (kurşun) bile daha yüksek bir titreşime (altın) dönüşterebilir. Her şey titreşim halindeki enerjidir. Kişinin frekansı yükseltildiğinde pek çok düzenli olumsuz titreşim ve rahatsızlık ortadan kalkar.
Yolda olmanın küçük bir bahsi
"Bir kez ayaklarının üstüne dikildi mi , öylece kalmamalı insan." Yıllarca yürümenin felsefesi üstüne düşündüm durdum. Benim için yürümek eylemi daima yolda olmayı hayatta var olmak için hareket etmeyi çağrıştırır. Oruç aruoba da der ya hani, önemli olan varmak değil yolda olmaktır diye işte tam buradan tutuyorum yürüme felsefesini. Bugün bir dostumla sohbet ederken bir amaca varmak için çok çalışması sınava girmesi gerektiğinden ama bir türlü bazı kararları alamadığından bahsetti. Yani aslında durduğundan... Durma eylemi yürüme eylemine göre daha tatlı daha keyifli görünüyor olabilir belki de hissi de öyledir. Fakat doğmak , yaşamak ve ölmek üçlemesinde başımızın üstünde yer alan kum saati için bu keyifli ve tatlı eylem tehlikeli değil mi? Şöyle bir es vereyim. Burdaki terim üzerine konuşurken durmanın felsefesi olarak adlandıramayız bunu çünkü bu daha çok an'da kalmak zihni dinlendirmek anlamlarına gelebilir. Benim bahsim daha çok eylemsizlik. Düşünce eylemsizliği, öğrenme eylemsizliği, sorgulama eylemsizliği. Forrest Gump vari bir koşturmadan bahsetmiyorum tabiki :) Bir kitabı açtığımızda, bir sorunun peşine düştüğümüzde, bir karar aldığımızda aslında kendi içimize büyük bir adım atmış oluruz. Ama eylemsizlik dışardan tehlikesiz gibi görünsede insanın iç dünyasında bir tortu bırakır. Birikir birikir ve zaman geçtikçe daha çok birikir. Biz yürümedikçe birikir. Meseleye dönecek olursam aslında dostumun keyifsizliği yolun zorluğundan değil, harekete geçmeyi sürekli ertelemesindendi. Kusursuz adımı aradığı belliydi , ama durum aslında o kusursuz adımı bulmak değil sadece bir sonraki adımı atmasından ibaretti. Yolunun fazla engebeli olması mı korkutuyordu veyahut nefesinin bu yola yetemeyeceği mi bilmiyorum. Ama bunu zaten kim bilebilir ki yola çıkmadan? Bir güç arıyor
GÂYE İNSAN ve HAKİKATİN MUTLAK MİHRÂKI...
(...) Nasıl ki Johann Gottfried Herder’de insanlık, mücerret bir kavram değil, tarih içinde açılan bir hakikattir. Salih Mirzabeyoğlu'nda da öyledir. Fakat Herder’in Humanität’i, insanlık tarihinin çoğul kültürler, diller ve halklar içinde gelişen ortak insanî imkânıdır. Mirzabeyoğlu’nun insanî hakikati ise tarih içinde açılır, ama merkezini Allah Resûlü’nün Hakikat-i Ferdiyye oluşundan alır. Bu yüzden Herder’in tarihî çoğulculuğu, insanlığın muhtelif kültür formlarında serpilmesini anlatırken; Mirzabeyoğlu bütün insan oluşlarını Gâye İnsan’a, yâni insan hakikatinin mutlak mihrakına nisbetle değerlendirir. -REHA KANSU, “Mücerret İnsan”dan “Gaye İnsan”a, -İbda’da İnsanî Hakikat-III-, besincidevre.org/5devre, 17 Haziran 2026-
İnsana Bakış
Öyledir başkasına merhameti fazlaca olan kendine hoyrattır.
Reklam
Reklam