Ozan

Umut. — Pandora kötülük dolu kabı getirip açtı. Tanrıların insanlara bir hediyesiydi bu; dıştan bakıldığında güzel, baştan çıkarıcı bir hediyeydi ve “Mutluluk Kabı” demişti ona. Sonra tüm kötülükler, canlı, kanatlı varlıklar uçarak dışarıya: o gün bugündür uçuşup dururlar ortalıkta ve gece gündüz zarar verirler insanlara. Tek bir kötülük henüz çıkamamış kaptan dışarıya: o sırada Pandora, Zeus’un isteğiyle kapatınca kapağı, kalmıştı o kötülük kabın içinde. Şimdi mutluluk kabını her zaman evinde tutar insan ve bir hazinenin bulunduğunu zanneder bu kabın içinde; onun emrindedir hazine, uzatır elini canı istedikçe: çünkü bilemez Pandora’nın getirdiği kabın kötülük kabı olduğunu da, geride kalan kötülüğün mutluluk verici en büyük şey zanneder — umuttur o şey. — Zeus, öteki kötülüklerden de fazlasıyla eziyet çeken insanın, yaşamı kestirip atmamasını, hep yeni eziyetler çekmeye devam etmesini istemişti. Bunun için insana umudu verdi: aslında kötülüklerin en kötüsüdür umut, çünkü insanın çektiği eziyeti uzatır.
Sayfa 57·Kitabı okudu
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Oyuncular
Bazı insanlar için sosyal ilişkiler bir oyun alanıdır. Bu insanlara "oyuncu" diyebiliriz. Onlara göre iletişim, kazanılan ya da kaybedilen bir mücadeledir. İletişim, anlamak için değil; kontrol etmek, yönlendirmek ve üstünlük kurmak içindir. Niyetleri Anlamak Değil, Yönlendirmektir Bu kişilerle kurulan ilişkilerde gerçek bir diyalog yoktur. Sizinle bir şey paylaşmak, sizi anlamak gibi bir dertleri olmaz. Yalın ve samimi iletişim onlar için bir zayıflık göstergesidir. Yalan söylemekten çekinmezler, sözlerinizi çarpıtabilir, olayları kendi lehlerine bükebilirler. İletişimde sadece iki seçenek görürler: ya saldırı ya da savunma. Söylediğiniz her şey bir tehdit gibi algılanır. Bu yüzden kendilerini açıklamak yerine sizi suçlamaya başlarlar. Dürüstlük beklemeyin. Açık konuşmaz, sorumluluk almazlar. Hatalarının faturasını her zaman size keserler. Güçlü Gibi Görünüp Kırılgandırlar Bu kişiler dışarıdan güçlü görünseler de aslında derin bir özgüven sorunları vardır. En ufak eleştiride savunmaya geçer, sizi suçlar, mağdur rolüne bürünürler. Empati kurmazlar. Söyledikleriyle yaptıkları birbiriyle çelişir. En belirgin özelliklerinden biri de şudur: Onlar gerçek bir ilişkiye inanmazlar. Karşılarındaki ne kadar samimi olursa olsun, bunu bir oyun numarası sanırlar. Çünkü kendileri asla oyun dışında yaşamamışlardır. Etkileri Geriye Sinsi Bir Zihin Yorgunluğu Bırakır Onlarla konuştuktan sonra zihninizde bir bulanıklık, bir huzursuzluk kalır. Günlerce aynı cümleleri düşünür, “ben mi yanlış yaptım? ben mi yanlış anladım?” diye kendinizi sorgularsınız. Oysa bu onların toksik etkisidir. Zamanla kendi sınırlarınızı, hatta kimliğinizi yitirirsiniz. Kendinizi tanıyamaz hale gelirsiniz. Çözüm: Uzak Durmak Bu tür insanlara karşı hissettikleriniz aşk ya da sevgi değil, travma bağıdır. Onlar
Duygu ve Düşünce
Belirsiz bir evet, çoğu zaman ertelenmiş bir hayırdır. Net bir hayır, belirsiz bir evetten çok daha değerlidir. Belirsizlik insanı tüketir; bu yüzden o hayır cevabını vermek, bazen bizim görevimizdir.
Duygu ve Düşünce
Her davranışın ardında bir motivasyon vardır ve eylemin sonuçları kadar, onu doğuran bu motivasyon da sorgulanmalıdır. Açlık, korku, haz, rekabet gibi dürtüsel güdüler genellikle kendiliğinden doğar; çoğu zaman biyolojik ya da anlık uyaranlara dayanırlar. Buna karşın adalet, merhamet, sorumluluk gibi daha yüce addedilen idealler, zihinsel bir yapılanma ve tutarlı bir değer sisteminin ürünüdür. Peki bu değerler nasıl oluşur? Bu değerler bir günde kurulmaz, hatta çoğu zaman onları biz seçmeyiz; içine doğar, çevremizden devralırız. Ancak bu pasif edinimin ötesine geçebiliriz: İnsan, değer sistemini sorgulayabilir ve yeniden kurabilir. İşte burada bilinçli bir çaba bir tür “öz eğitim” devreye girer. Rol modeller, toplumsal çevre ve eğitim bu süreci şekillendirir; fakat nihayetinde insanın kendini eğitmesi hem mümkündür hem de gereklidir. Bu değerlerin içselleşmiş haline vicdan deriz. Vicdan, düşüncenin kendi üzerine kıvrıldığı noktada sesini yükseltir ve beraberinde şu soruları getirir: “Eylemi gerçekten neden istiyorum?” “Sonuçları ne olacak; kime, ne zarar veya fayda doğuracak?” “Kendimle baş başa kaldığımda hangi yüzü göreceğim?” Bu sorular tek bir yalın ama keskin soruda yoğunlaşır: “Bunu yaparsam ya da yapmazsam kendimden nefret eder miyim?” Bu soru sanıldığından çok daha derindir; çünkü insanın kendinden nefret edebilmesi için önce kendisine dair bir beklenti inşa etmiş olması gerekir. Bu beklenti ise ancak ahlaki bir çerçevede anlam kazanır. Fakat burada da bir sınır vardır: Zihinsel bozuklukları nedeniyle empati kuramayan ya da sürekli kendini haklı gören bireylerde bu soru anlamını yitirir. Yine de çoğu insan için bu soru güçlü bir pusula işlevi görür. Cevap “evet” ise, elimiz çoğu zaman geri çekilir; çünkü vicdan yalnızca duygusal bir huzursuzluk değil, aynı
Duygu ve Düşünce
Eylem söylemi yalanlarsa, şüphe kaçınılmazdır.
Duygu ve Düşünce