Bir Efsaneye Tutunan Çocuğun Hikâyesi
Aytmatov’un hangi eserini okursam okuyayım, her seferinde büyük bir kültürel şölene tanık oluyorum. Onun metinlerinde yalnızca bir olay örgüsü yoktur; insanın, toplumun, inancın, hafızanın ve kültürün iç içe geçtiği derin bir dünya vardır.
Ben bir romana hiçbir zaman sadece “ne anlatıyor?” sorusuyla bakmam. Hangi ülkeye, hangi döneme, hangi toplumsal şartlara ait olduğunu da düşünerek okurum. Çünkü ancak o zaman eserdeki metaforları, sembolleri ve sessizce söylenenleri daha iyi kavrayabiliyorum.
Beyaz Gemi’de, annesi ve babası tarafından terk edilmiş, dedesiyle yaşayan yedi yaşındaki isimsiz bir çocuğun hayatına tanık oluyoruz. Bu çocuğun iki hikâyesi var: Biri dedesinin ona anlattığı efsane, diğeri ise kendi kırılgan hayatı… Ne acıdır ki ikisi de zamanla yok olup gidiyor.
Romanın geçtiği dönemde Kırgızlar, Sovyet yönetimi altında yaşıyordu. Totaliter sistemlerin baskısı altındaki toplumlarda yazarlar çoğu zaman sözlerini doğrudan söylemek yerine sembollerle, efsanelerle ve metaforlarla anlatırlar. Bu, bir bakıma yazarın elbiseyi dikmesi, okuyucunun ise onu kendi anlam dünyasına göre giydirmesidir. Böylece kalem, baskının içinde bile kendine bir özgürlük alanı açar.
Aytmatov’un şimdiye kadar okuduğum eserlerinde hep bu dokuyu buldum: köklerinden koparılmak istenen insanı, unutulmaya direnen kültürü, iyilikle kötülüğün iç içe geçtiği sert bir hayatı…
Beyaz Gemi de benim için yalnızca bir çocuğun hikâyesi değil; bir efsaneye, bir umuda ve temiz kalabilme ihtimaline tutunma çabasıydı.
Siz kitabı nasıl buldunuz?
Ben çok sevdim. Tavsiyemdir…