Şeytan hep haklıydı ve haklılık unutulmaması gereken bir meseledir.
Bir kitap okuyayım; olay örgüsüyle şaşırtsın, beni bir bilgi havuzuna daldırıp çıkarsın. Bir kitap okuyayım okunmaya değer olduğunu bir kez bırakıp tekrar elime aldığımda fark edeyim ve 2 günde okuyayım -ve kendi ırkımdan tiksineyim- Bir kitap okuyayım ve benim belki de başka varyantlarımın şeytanı bile üzüp darmadağın edebileceğini hissedeyim.
Öncelikle edebi bir romandan bilmediğim geçmiş hadiseleri okuyunca örneğin Oliver Cromwell gibi, kendisi ülkesine cumhuriyeti sunan bir lider fakat türlü siyasi oyunlarla mezarından çıkarılıp tekrar asılarak idam ettirilmiş, bana bir doygunluk geliyor. Eserde Yunan mitolojisinden, Mısır dünyasına farklı coğrafların engin efsanelerinin serpiştirilmesi okuyucuyu bilgiye merak yoluna götürmüş. Çoğunu not edip araştırdım. Kral Lear, Kolları bağlı Prometheus, İştar ve en acısı Göğün Kraliçesi Meryem… Bence en güzeli aşkı anlatış biçimiydi. Ulaşılmazlığıyla hayran bıraktı, böyle bir aşk anca saflığıyla Meryem’e şeytan tarafından duyulabilirdi. Bizim dilimizde şeytan küçük yazılır, kendi ismine hep büyük harfle başlayan başkarakterimiz aşkı ayaklar altında ezilince bırakıyor kibiri. Keşke bırakmasaydın be şeytan, ben sana çok üzüldüm keşke kibir senin günahın olarak kalsaydı. Neticesinde insanoğlu şeytanın bile parasına çöküp aşkını çaldı, onu bile kandırmayı başardı. Eğer sen şeytan olmasaydın üzülebilirdin hatta acıyabilirdin halimize. Ama asıl şeytan bizdik, sen bizim ne mal olduğumuzu biliyordun da işte…