Ermeniler, bilgili bir Fransız ziyaretçi tarafından, Osmanlı İmparatorluğuna en sadık ve Türklerin en çok güvendiği azınlık grubu olarak tanımlanmıştı. Değişim on dokuzuncu yüzyılın ilk çeyreğinde, Kafkasların Ruslar tarafından ele geçirilmesiyle başladı. O bölgede bir Ermeni kilisesi kuruldu ve tanındı. Ayrıca Ermeni idareciler tarafından yönetilen bölgeler ve Ermeni generaller tarafından komuta edilen ordular ortaya çıktı. Bir yandan Rus Ermenistan'ının siyasî ve kültürel etkisi, öte yandan gelen yeni milliyetçi ve özgürlükçü fikirler Osmanlı Ermenilerini, özellikle orta sınıfa mensup olanları çok şiddetli biçimde etkisi altına aldı. Bu da ateşli, aktif bir Ermeni milliyetçiliği hareketinin büyümesini sağladı.
İlk bakışta bu mübadele her iki tarafın milliyetçi vatansever düşüncelerinin, millet ve vatana daha büyük bir bütünlük ve bağlılık sağlama isteğinin ağır bastığının açık bir işareti olarak görünmektedir. Ancak olup bitene daha yakından bakıldığında, başka fikirler ve başka bağların hâlâ işlemekte olduğu görülür. Yunanistan'a, yani "memleketlerine gönderilen Karaman Rumları Hıristiyandı, ancak çoğu Rumca bilmiyordu. Yunan alfabesini kullanıyorlardı, ama dilleri Türkçe'ydi. Karaman'da hâlâ duran terk edilmiş kilise ve mezarlıklarındaki yazıtlar, dil bakımından Türklüklerine tanıklık etmektedir. Aynı şekilde, Yunanistan'dan gönderilmiş Türklerin birçoğu da Türkçe'yi ya çok az biliyordu ya da hiç bilmiyordu, Türk-Arap harfleriyle yazıyorlar ve Rumca konuşuyorlardı. Bu hadise, Rumlarla Türklerin mübadelesi değil, daha ziyade Rum Ortodoks Hıristiyanlarla Osmanlı Müslümanlarının mübadelesiydi. Farklı bir toplumsal ve ulusal sınıflandırma sistemine aşina olan Batılı bir gözlemci dahi olup bitenin kesinlikle yeniden yurt edindirme olmadığı, sadece Hıristiyan Türklerin Yunanistan'a, Müslüman Rumların da Türkiye'ye sürülmesi hadisesi olduğu sonucuna kolaylıkla varabilirdi.