Çoğu insanın özgün görüşleri yoktur. Onlar sadece daha gürültülü, daha zengin ya da daha popüler birinden duyduklarını tekrar ederler." — Fyodor Dostoyevski
Ab-ı Hayat
“Çünkü özgün şekliyle islam dini, bizim hissettiğimiz gibi bir gardiyan değil; ruhun susuzluğunu dindiren bir Âb-ı Hayat’tır (Hayat Suyu). Buradaki amaç yargılamak değil, insanı kemalata ulaştıran bir "Yaşam Sanatı" olarak yeniden keşfetmektir.”
Hayata Dair
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
DERRIDA VE LYOTARD: “MEKTUP” FELSEFESİ
Derrida’nın düşüncesinde mektup, hiçbir zaman bütünüyle yerinde ve zamanında değildir. Mektup yazıldığı anda gönderenden ayrılır; yola çıktığında artık kendi kaderine sahiptir. Varacağı yere ulaştığında ise yazıldığı an, gönderenin niyeti ve okurun durumu değişmiş olabilir. Bu nedenle mektup, her zaman bir gecikme, bir kayma ve bir belirsizlik taşır. Derrida’nın différance kavramı da bu gecikme ve anlam kaymasıyla ilişkilidir. Anlam, hiçbir zaman tek bir noktada sabitlenmez; ertelenir, başka bağlamlara açılır, okurla birlikte yeniden kurulur. Mektup da tam olarak böyle çalışır: Gönderilir, bekler, gecikir, ulaşır; fakat ulaştığında artık ilk yazıldığı ânın aynısı değildir. Şans ve Dans, Derrida’nın bu mektup düşüncesiyle güçlü bir ilişki kurar. Romanda mektuplar yalnızca bilgi taşıyan metinler değildir; zamanı, bekleyişi, gizemi ve eylemi taşıyan varoluşsal çağrılardır. Mektup, geçmişten gelir; fakat bugünü harekete geçirir. Derrida açısından mektubun gecikmesi tehlikeli olabilir. Gönderen artık orada olmayabilir, anlam kaybolabilir, okur mektubu başka türlü yorumlayabilir. Şans ve Dans ise bu gecikmeyi yalnızca tehlike olarak görmez. Romanda gecikme, değer kazanır. Bekleyiş, karakterleri hazırlar; zaman, mektubun anlamını azaltmaz, derinleştirir. Mektupların 2005 sonbaharında yazılması ve 2006 Ocak ayındaki “ikinci Pazar”da yerine getirilmesi, romanın zaman felsefesi açısından önemlidir. Mektup, hemen sonuç veren bir emir değildir. Gecikerek olgunlaşan, okurunu bekleten ve onu eyleme hazırlayan bir davettir. Bu yönüyle Şans ve Dans, Derrida’nın mektuptaki gecikme korkusunu ritüel fırsatına dönüştürür. Mektup geç kalmaz; doğru zamana hazırlanır. Anlam kaybolmaz; okurun hayatında yeniden beden kazanır. Lyotard’ın postmodern düşüncesinde ise “büyük anlatılar”ın
STOA: “ŞANS” VE KABUL FELSEFESİ
Stoa felsefesinin temel ilkesi, insanın kontrol edebildiği şeylerle kontrol edemediği şeyleri birbirinden ayırmasıdır. İnsan kendi düşünceleri, seçimleri, tavırları ve eylemleri üzerinde çaba gösterebilir; fakat kaderin, zamanın, ölümün, başkalarının kararlarının ve hayatın beklenmedik akışının tamamına hükmedemez. Bu nedenle Stoa düşüncesi, kontrol edebildiklerimiz için çaba göstermeyi, kontrol edemediklerimiz için ise kabul geliştirmeyi önerir. Bu kabul, edilgen bir teslimiyet değil; insanın iç düzenini koruma, sarsıntılar karşısında dağılmama ve hayatın değişkenliği içinde ölçülü kalabilme çabasıdır. Şans ve Dans, Stoa’nın bu kabul düşüncesiyle güçlü bir bağ kurar. Romanda hayat, karakterlerin tamamen denetleyebildiği kapalı bir alan değildir. İnsan plan yapar, bekler, sever, kaybeder, susar, sabreder; fakat hayat her zaman kendi ritmini dayatır. Bu yönüyle roman, Stoacı kader fikrini kabul eder: İnsan her şeyi yönetemez. Ancak roman burada Stoa’dan ayrılır. Stoa’da evrenin düzeni logos, yani evrensel akıl ve kader aracılığıyla açıklanırken, Şans ve Dans’ta hayatın akışı daha çok “şans” kavramı etrafında görünür olur. Fakat bu şans kör ve pasif bir bekleyiş değildir. Romanın dünyasında şans, davet edilebilir; insanın tavrı, cesareti, sabrı ve ilişkileriyle görünür hâle gelebilir. Bu nedenle Şans ve Dans, Stoacı kabulü aktif katılıma dönüştürür. İnsan kontrol edemediği şeyleri kabul eder; ama bu kabul, hayattan çekilmek anlamına gelmez. Aksine, insan kabul ettiği yerden yeniden adım atar. Dans tam da bu noktada başlar: İnsan, değiştiremediği şeylerin ortasında yine de kendi hareketini bulur. Stoa felsefesinde duygular çoğu zaman insanı sarsan, onu ölçüsüzlüğe sürükleyen güçler olarak görülür. Stoacı ideal olan apatheia, yani tutkular karşısında sarsılmama hâli,
​Egonun Gölgesinde Kalan Edebiyat
Günümüz edebiyat dünyasının en belirgin sancılarından biri, yazarlık mesleğinin gerektirdiği entelektüel donanımın ve dil ustalığının, yerini sadece görünür olma arzusuna bırakmasıdır. Pek çok yazar adayı, ustaların tecrübelerine kulak vermeyi, kavramsal bir zemin oluşturmayı ve kelime hazinesini derinleştirmeyi zahmetli bir süreç olarak görerek, bu disiplinleri adeta göz ardı etmektedir. Sonuç ise edebi bir süzgeçten geçmemiş, zihinsel hazırlığı eksik metinlerin birikmesidir. ​Bu durumun temelindeki en büyük yanılsama, herkesin anlatacak bir hikayesi olduğu düşüncesiyle, bu hikayenin dilin estetik imkanlarıyla yeniden inşa edilmesi gerekliliğinin karıştırılmasıdır. Yazarın eseri bir sanat nesnesi olarak değil, kendini merkeze koyduğu bir vitrin olarak görmesi, metnin otonomisini yok eder. Yazar, kurgunun ve karakterlerin önüne geçerek metni kendi egosunun bir uzantısı haline getirir. Bilgi birikimi ve nitelikli okuma olmadan yazılan bu eserler, yüzeyde kalan ve özgün bir ses barındırmayan içeriklere dönüşür. Dili sadece bir iletişim aracı seviyesine indirgemek, sanatsal derinliği öldürürken, okurla kurulan bağın metin üzerinden değil, yazarın kişisel popülaritesi üzerinden kurulmasına neden olur. Özetle, kalem bir dünyayı yansıtmak yerine yazarın egosu için bir mikrofon işlevi gördüğünde edebiyat, sanat olmaktan çıkıp sıradan bir ifade boşalmasına dönüşür. Bir eserin kalıcı olabilmesi için yazarın kendi gölgesinden sıyrılıp, kelimelerin dünyasına sadık kalması şarttır.
Eleştiri
Gölgenin gölgesini arayan
Hayatta en büyük amacım olan ibadet etmekten sonraki hayat felsefelerim arasına girenler arasında, Dünyayı gezmek gezdiğim yerlerden orayı hatırlatacak bir şey almak, anı biriktirmek, gezdiğim yerler arasında özgün fotoğraflarımı oluşturmak ve herhangi bir konuda veya özgün olacak şekilde düşüncelerimi, yazılarımı paylaşmak. Çok kitap okumak, sevdiğim kitabı bana hatırlamamı sağlayacak cümlelerin altını çizmek veya sevdiğim bir düşünceyi geliştirmek, Bu ortak amaca sahip olan kişilerle birlikte olmak ve en güzel cafelerde oturup kahvemizi yudumlamak, en güzel yemek yerlerinde yemek yemek ve sohbet etmek.