Göklerin önemsenmediği toplumumuzda, sözcüğün engellenemez yoksullaşma sürecine girmiş olması, günlük konuşma dilinin giderek cılızlaşması, argolaşması acaba bir rastlantı mıdır? Artık öncelik imgelerindir ve imgeler egemenliklerini artırdıkça sözcüklerden kemirirler. Ama sözcüğün gerilemesi adeta bir gösteriye dönüşüyor. Günümüzde pek çok kişinin hayatla ilgili olarak yakındığı hayal kırıklığı, kırgınlık, depresyon duyguları, yüzleşilen ihanetler sözcüğün geriye itilmiş olmasından kaynaklanıyor ve elde kalan tek tük sözcük de gerçekle derin bağını yitirmiş durumda.
Böyle olunca, günümüzde Tanrı'nın adını anmak-Tanrı vahyinin sözlerini izleyen- özgün bir hayat ile sahiplenilen ya da tüketilen hayatlar arasında, insanın kendi zamanının koşullarıyla biçimlendirilmiş temsilî bir hayat arasında seçim yapmak anlamına geliyor. Tarihsel köklerini geleneksel imandan koparmış olan bir dönemde, yeniden harekete geçilmesi gereken nokta işte budur. Toplumumuzun bize bol bol sunduğu tatminsizliğe, depresyona, kendinden nefretin her türüne takılıp kalıyoruz. -Görünürde hayata âşık ve ıstıraba düşman olan, daimi olarak harika bedeni, sağlığı ve ebedi gençliği yücelten- toplumumuz aslında sürekli derin ölüm akıntılarınca aşındırılmakta. Zaten insanı ruhsal yanından açıkça sıyırdığına göre başka türlüsü olamazdı. İnsan istediği kadar şarkılar çalıp söyleyebilir, afallayabilir, her türlü maddeyle esriyebilir, takıntılı biçimde kendini cinselliğe verebilir ama bütün bu davranışlar, günümüzün her ânında elinde orakla pusuda bekleyen meleği ne durdurabilir ne yok edebilir. Eninde sonunda, bütün bu didinme, mayaya dönüşememiş bir umutsuzluğun ıstıraplı temsilinden başka bir şey olmayacaktır. Umutsuzluk, aynen kaygı gibi içsel hayatımızın çok önemli işaretlerinden biridir, ama doğru yönde