İnceleme Değil, İncinme: 8Kitap 8Karakter, Ben Tek
Bölüm 1 - Dünyanın Ortasında Toplananlar Ekvator çizgisinin geçtiği yerde, Ciudad Mitad del Mundo (Dünya'nın Ortası) geceleri bambaşka bir sessizliğe bürünüyordu. Gündüz turistlerin, fotoğrafların ve rehber seslerinin doldurduğu alan, gece olduğunda sanki kendi varlığını geri çekiyor, geriye yalnızca taş ve boşluk kalıyordu. Anıtın önündeki merdivenler bu boşluğun en görünür yeriydi. Bu merdivenlerde oturanlar sıradan insanlar değildi. Her biri farklı bir romanın içinden çıkıp gelmişti ve her biri kendi zamanını geride bırakmıştı. En üst basamakta Meursault bulunuyordu. Yabancı adlı eserin bu karakteri, Albert Camus’un anlattığı dünyadan kopmuş gibi değil, o dünyayı hiçbir zaman tam olarak kabul etmemiş gibi duruyordu. Biraz aşağıda Yeraltı Adamı vardı. Yeraltından Notlar içindeki bu figür, Fyodor Dostoyevski’nin dünyasından çıkmış ama oradan tamamen ayrılmamıştı, hala kendi zihniyle çatışıyordu. C. Aylak Adam içinden gelen bir başka yalnızlıktı. Yusuf Atılgan’ın karakteri dünyaya karşı mesafesini bir tavır gibi taşımıyordu, daha çok doğal bir uzaklık gibi yaşıyordu. Selim Işık ise Tutunamayanlar dünyasının merkezindeki kırılmayı taşıyordu. Oğuz Atay’ın kurduğu o iç ses, burada bir beden haline gelmişti. Alt basamaklarda Raif Efendi ve Kemal vardı. Biri Kürk Mantolu Madonna içinde sessiz bir aşkın taşıyıcısıydı, diğeri Masumiyet Müzesi içinde hatırayı nesneye dönüştüren bir hafızaydı. Daha aşağıda Raskolnikov ve Ömer yer alıyordu. Suç ve Ceza ve İçimizdeki Şeytan üzerinden gelen bu iki karakter, düşünce ile eylem arasındaki gerilimi temsil ediyordu. Merdivenlerin orta kısmında Ravi, gölgede Hiç ve en alt basamakta Münzevi vardı. Ben ise merdivenlerin başlangıcında, bu yapının hem dışında hem içinde duruyordum. Bu düzen, aslında bir karşılaşmadan çok bir
“Gazetecilikten Yazarlığa: Haber Dilinin Yetmediği Yer”
Gazetecilikten yazarlığa, belgeselden nehir söyleşiye uzanan üretim serüvenini anlatan Hatice Aydoğdu, haber dilinin sınırlarını, medyanın dönüşümünü ve tanıklığın anlatıdaki yerini değerlendirdi. Aydoğdu, gazeteciliği bırakışını bir kopuş değil, farklı anlatım biçimlerine yönelen bir dönüşüm olarak tanımlarken; günümüz medyasında haber üretiminin karşı karşıya olduğu yapısal sorunlara ve gazeteciliğin değişen doğasına dikkat çekti. 1-Reuters, Anadolu Ajansı ve haftalık Yeni Gündem dergisi gibi kurumlarda uzun yıllar çalıştıktan sonra 2010’da kurumsal gazeteciliği bıraktınız. Bu karar sizce mesleki bir kopuş muydu, yoksa anlatım biçiminizi değiştirme ihtiyacı mıydı? Bir kopuş değil, farklı anlatı biçimlerine yönelmek diyebilirim. Bir dönüşüm… Gazetecilikle beraber diğer alanlarda da derdimi anlatmayı sürdürebilirdim ama olmadı. Örneğin kısa film ve belgesel çalışmalarına gazetecilik yaparken başlamıştım… Sonuçta yapmaya çalıştığım, gazetecilikten beslenerek farklı anlatım biçimlerine yönelmek oldu. Dil, bu anlatım biçimlerinin aracı, ister yazınsal olsun ister görsel olsun… 2-“Gazetecilik artık bildiğim yollardan yapılabilir olmaktan çıktı” sözünüz hâlâ alıntılanıyor. Bugün dönüp baktığınızda o cümlede daha çok medya düzenine mi, yoksa gazeteciliğin diline mi itiraz vardı? Medya düzenini ve gazeteciliğin dilini birbirinden ayırmak zor. Medyanın sahiplik yapısı, ekonomik ve siyasi ilişkileri haberin diline de yansıyor. Türkiye’de özellikle 1980’lerden itibaren büyük sermayenin medya sektörüne girişi, holdingleşme, medya gruplarının el değiştirmesi gazeteciliğin yapılma biçimlerini de değiştirdi. Bazen çalıştığınız kurumun yapısından bağımsız olarak eğer muhabirseniz haber yapma koşullarınız bir anlamda elinizden alınıyor. Bir yandan haber kaynaklarına ulaşmak
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
devamı ağır gelir... başlık: sen bir pisliksin
Bir soykırım gibi çöktük hayatın üzerine. Yaşamak denilen çıplak, savunmasız, henüz ne olacağı bile belli olmayan şeyin üstüne kalabalıklar halinde yürüdük ve yürürken de kendimize zafer kazanıyormuşuz gibi davrandık. Kimse ne yaşamak istediğini biliyor artık, ne yapmak istediğini, neye varmak için bu kadar koştuğunu, hangi boşluğu doldurmak için bu kadar gürültü çıkardığını. Herkes bir yerlere yetişiyormuş gibi yapıyor ama kimsenin varacağı bir yer yok. Herkes bir şeylerin peşindeymiş gibi görünüyor ama kimsenin elinde, peşinden gidilmeye değer gerçek bir şey yok. İçimizdeki anlamsızlığı amaç sanıyoruz, öfkemizi karakter, hoyratlığımızı cesaret, yıkıcılığımızı özgürlük zannediyoruz ve sonra önümüze çıkan her şeye saldırarak, hayatta kalmayı yaşamakla karıştırıyoruz. Tarlayı talan eden çekirge sürüsü gibiyiz. Bir yere konuyoruz ve orada ne varsa tüketiyoruz. Bir insanın sevgisini, bir başkasının emeğini, bir evin sessizliğini, bir sokağın sabrını, bir çocuğun ihtimalini, bir kadının yorgunluğunu, bir erkeğin içine gömdüğü kırgınlığı, bir dostluğun son kalan temiz yerini, hepsini aynı iştahla kemiriyoruz. Sonra arkamıza dönüp bakmadan başka bir yere uçuyoruz. Geçtiğimiz yerde ne yeşerecek bir şey kalıyor, ne de hatırlanmaya değer bir iyilik. Yalnızca ezilmiş otlar, dağıtılmış sofralar, yarım bırakılmış cümleler ve ne olduğunu bile anlayamadan içinden geçilmiş hayatlar kalıyor. Diyojen
1000Kitap
"İNCİ" İYİ Kİ DOĞDUM...
50. BÖLÜM 🌹İnci🌹 Bugün benim doğum günüm, evet evet doğum günüm. İlk kez doğum günümü, içtenlikle hak ederek kutlamak istiyorum. Belkide ilk kez gerçekten “İyi ki doğmuşum, ya” diyerek haykırmak istiyorum. Hayatımda ilk kez, bu günü sadece takvimde yaprakmış gibi geçiştirmek istemiyorum. Hayal gibi, ilk kez “acaba ne sürpriz yapacak” diye düşünüp tatlı telaş, güzel heyecan yaşadığım bir güne uyanıyorum. Eylül, pencere kenarına usulca sinmiş, doğayı hüzünlü ama vakur kızıllığına boyamaya başlamıştı. Her şey değişiyordu, tıpkı benim gibi… tek farkla; dışarıda yapraklar dökülürken, benim içimde en parlak nergisler boy veriyor, binlerce kelebek aynı anda kanat çırparak gökyüzüne tırmanıyordu. Adımlarım beni kendiliğinden balkona sürükledi. Toprakla buluşan yağmurun mest eden kokusunu ciğerlerime çektim. Yıllardır içimde büyüttüğüm çılgın arzu, yağmur damlası gibi düştü kalbime: Islanmak. Ama öyle kenardan köşeden değil; iliklerime kadar, ruhumdaki tüm tozları yıkayana kadar ıslanmak! Üzerimde incecik pijamalarım, ayaklarımda ev terliği ile fırladım sokağa. Yağmurun soğukluğu, içimdeki ateşin yanında sadece tatlı bir serinlikti. Kaldırımın tam ortasında durdum; avuçlarımı bereketli gökyüzüne, yüzümü ise hayata açtım. Başımı geriye eğdiğimde, semadan düşen her damla kara yazımı silercesine alnımdan süzülüyordu. Kendi eksenimde dönmeye başladım. Döndükçe dünya siliniyor, geriye sadece muazzam özgürlük kalıyordu. Kahkahalarım yağmurun mırıltısına karışırken, yıllardır sus pus oturan, köşesine sinmiş küçük İnci’nin zincirlerini kırdığını duydum. Minicik yürek, ilk kez korkmadan, çekinmeden, "Ben buradayım!" diye atıyordu. Islanan saçlarım yüzüme yapışırken, sesimin tüm mahalleyi sarmasına izin verdim: “İYİ Kİ DOĞDUM, İYİ Kİ DOĞDUM…!” Dakikalarca dönmüştüm kaldırımın
1000Kitap
Müslümanlığın Entelektüel İntiharı
♻️Robert Reilly’in Müslüman Bilincin Kapanışı kitabı, abartıya kaçmadan söylemek gerekirse etkileyici bir çalışma. Reilly, muhtemelen güçlü bir Katolik mü’min ama işini ciddiyetle yapmaktadır. Bu da bizlere, ciddi entelektüel çalışmalar karşısında duyulması gereken mahcubiyeti yeniden hatırlatmaktadır. İmam Gazâlî (1058–1111) belki de İslam tarihinin en etkili doktrinerlerinden ve kelamcılarından biridir. “İhyâ” adlı eserinde matematik ve tıp gibi bilimlerin ancak zaman zaman gerekli olabileceğini, bunların daha çok bu dünyaya ait ihtiyaçlarla sınırlı kaldığını belirtirken; “fıkıh”ın, yani şeriatın, hem dünya hem ahiret açısından yaşamsal önem taşıdığını vurguluyordu. Gazâlî’ye göre insan, yaratılışına ve doğasına uygun davranırsa zaten fıkha ihtiyaç kalmazdı. Ancak insanın hem kendisine hem de başkalarına zarar verme potansiyeli olduğu için, onu iki cihanda koruyacak kurallar bütünü olarak fıkıh zorunluydu. Bu nedenle fıkıh, insanlık ve din açısından vazgeçilmez bir düzen kurucuydu. Ancak Gazâlî’den sonra bugün İslam toplumlarının, doğrudan şeriatın korumayı amaçladığı can, mal, nesil ve akıl ilkeleri bakımından hazırlanan uluslararası İslamilik endekslerinde en dip sıralarda yer alması düşündürücüdür. Artık fıkıh, “Din, güzel ahlaktır” hadisinin işaret ettiği evrensel vicdan ve ahlak üretme kapasitesini de büyük ölçüde ümmet genelinde kaybetmiş görünmektedir. Eş‘arîlik ve Bilincin Kapanışı __“Hakem olayı” sırasında Hz. Ali’yi siyasal manevrayla zor durumda bırakan Muaviye’nin hakemi Ebû Musa el-Eş‘arî idi. Bu süreç, İslam dünyasında onarılamaz sonuçlar doğuracak Şii–Sünni ayrışmasının önemli kırılma noktalarından da biri oldu. İlginç olan ise daha sonra gelen ve akrabası sayılabilecek Ebû’l Hasan el-Eş‘arî’nin kurduğu Eş‘arî kelamının, sebep-sonuç
Makale|Yazı
İnsan neden bazen kendini tanıyamaz? Çünkü insanın içinde tek bir “ben” yoktur. İçeride birçok katman vardır. Bir taraf güçlü olmak ister. Bir taraf sadece yorulmuştur. Bir taraf insanlara güvenmek ister. Diğer taraf tekrar incinmekten korkar. Bir taraf sessizlik arar. Diğer taraf yalnız kalınca huzursuz olur. Ve insan çoğu zaman bu iç çatışmaları “kararsızlık” sanır. Oysa bunlar zihnin farklı parçalarının aynı anda konuşmasıdır. İşte en derin psikolojik farkındalık burada başlar: İnsan her düşündüğü şeyin gerçek olmadığını anladığında. Devamı var… ama herkes oraya inmeyi seçmez.