özhan sercan

özhan sercan
@ozhansercan
Çoğumuz geçmişimizde bir ya da birkaç kere karasevdaya tutulmuş, az ya da çok da olsa aşk acısı çekmişizdir.Şiddetli vakalarda karasevda kuruntulu davranışlara (örneğin takip etme) veya cinsel saplantıya neden olabilir. Karasevdaya tutulduğumuzda, duygusal sınırlarımızın, arzu nesnemizle aramızdaki duvarların yok olduğunu duyumsarız. Şiddetli fiziksel önem duyarız, acı çekeriz. Aşık olduğumuza inanırız. Psikanalizstlerin çoğu karasevdanın bir tür gerileme biçimi olduğunu düşünür -aşkta aşırı yakınlığı arzularken, annesinin kucağına özlem duyan küçük çocuklara dönüşürüz. İşte bu yüzden özellikle kayıp veya umutsuzlukla mücadele ederken ya da yalnız, yalıtılmış olduğumuzda risk altındayızdır- örneğin üniversitenin ilk yıllarında aşık olmak ender görülen bir şey değildir. Fakat bu duygular gerçekten aşk mıdır? Şair Wendy Cope, bir keresinde şöyle demişti. "Karasevda başlangıçtaki heyecanlı kısımdır; gerçek aşk da arkasından gelen sıkıcı bölüm. Karasevdaya kapılanlar hayallerini gerçek karşısında test etmeyi erteleyenlerdir." Fakat neden olabileceği ıstırap düşünüldüğünde -zihinsel özgürlük yitimi, kişinin kendisinden memnuniyetsizliği ve o korkunç acı- bazılarımız gerçekle yüzleşmeyi neden onca zaman erteleriz? Sıklıkla, gerçekle yüzleşmek yalnızlığımızı kabullenmek anlamına geldiği için. Yalnızlık işe yarayabilecek bir özelliktir -örneğin yeni birisiyle tanışmak için harekete geçmenizi sağlayabilir- diğer yandan yalnızlık korkusu bizi bir tuzak gibi ele geçirip uzun zaman kalp ağrısı çekmemize neden olabilir. En kötü halinde, karasevda bir zihin alışkanlığına, dünyayı paranoyadan çok farklı olmayan bir şekilde algılama biçimine dönüşür.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Deneyimlerim, çocukluğun içimizde benzer öyküler bıraktığını öğretti bana - sözcükleri bulmamıza yardım eden kimse olmadığından anlatmanın yolunu bulamadığımız öyküler. Fakat öykümüzü anlatmanın yolunu bulamadığımızda, öykümüz bizi anlatır - rüyalarımıza girerek, semptoma dönüşerek ya da nedenini bilemediğimiz şekilde davranmamıza neden olarak.
Nietzsche kendi zamanına kadar hüküm süren deha kültüne duyulan büyük hayranlığı da yıktı: "Deha'nın ucuz şöhretine acıyın. Ne çabuk tahta yükseltildi ve ona tapınmak adet oldu? Herzaman gücün önünde eğiliriz; eski kölelik alışkanlığı doğrultusunda ve o tapınmanın ne derece değerli olduğu kesinlikle o gücün rasyonellik derecesiyle değerlendirilmelidir.
Duyguların yaşamını en yüksek yaşam biçimi olarak görenler için hissetme biçimlerinin ve yargıların kökeninin açığa çıkarılması gerekir. "Duygular nihai değildir ve sabit bir kaynağa da sahip değildir. Duyguların arkasında duygular biçiminde intikal eden yargılar ve değerlendirmeler bulunur (eğilimler, hoşnutsuzluklar). Bir duygudan gelen ilham, yargının -ve her durumda bu, sizin çocuğunuz değildir. Duygulara güvenmek, aklımızı ve deneyimimizi temsil eden içimizdeki tanrılardansa büyükbabalara ve onların büyükbabalarına itaat etmektir."
Bizden sürekli ve sorgusuz sualsiz talep edilen her şey vicdanımızı oluşturur. "Bize nakledilenler (...) din tarafından vaz edilen sıkı bir şekilde damgalanmış görevler kavramının toplamı haline gelir." Töre neyi yararlı veya zararlı addettikleri uyarınca geçmiş kuşakların deneyimini temsil eder fakat töre duygusu(ahlâk), bu tür deneyimlerdense törenin eskiliği, kutsallığı ve katılığıyla ilişkilidir.