O sıralar moda, ekseriyetle Rum ve Ermeni sanatçıların ellerinde, ağırlıklı olarak Paris’in ve kısmen Londra’nın tesirinde, cemiyetin ayrıcalıklı tabakasının talepleri doğrultusunda Beyoğlu’nun çeşitli noktalarında hayat buluyordu. Toplumun geri kalan kısmı,
maddi imkânları ölçüsünde bu seçkin zümrenin peşinden, onların tayin ettiği yönlere savruluyordu. Kıyafetlerinin hangi terzinin
atölyesinden çıktığının dillendirilmesi hanımefendiler arasında her zaman bir sükse vesilesiydi. Artık Beyoğlu’nda da tıpkı Londra’da olduğu gibi öğlene kadar sabahlık kabanlar, akşamüstü salon takımları, ilerleyen saatlerde ise gece kıyafetleri giyilir olmuştu. Eşine İngiltere’de dahi zor rastlayacağınız kalitede tüvitten yapılma, pileli norfolk ceketler, kaliteli manşetli pantolonlar, sert yakalı parlak renkli gömlekler, pelerinler ve daha neler neler… Çeşit çeşit iç etekler, gösterişli kuyruklar, rengârenk ipek eşarplar, muhteşem deri eldivenler… Her türlü zevke hitap eden, her kaliteden kıyafet ve aksesuar müşterilerini tezgâhlardaki yerlerinde bekliyordu. Sadece Levantenler değil, Müslüman efendiler ve hanımefendiler de
aynı dikkat ve özenle giyiniyorlardı. Hatta bazen bu sebeple saraydan tenkit edildikleri dahi oluyordu. En son eleştiri getirilen husus,
Müslüman hanımefendilerin, tıpkı Frenk hanımlar gibi ellerinde şemsiyeleriyle gezmeleriydi. Bu durum saray tarafından sert bir şekilde kınanmıştı. Ancak kadınlar buna aldırış eder mi? Asla! Onlar tercihlerini savunma hususunda ne onurlu ve ne gözü pektirler!
“Aşk benim için bir din, Tamara. Görülmese de, duyulmasa da varlığına hemen hemen her surette tanık olduğum, sarsılmaz bir inançla bağlı olduğum bir din. Ondan fazla emrin olduğu, sadece ‘öldürmeyeceksin’le (altıncı emir) bitmeyen, ‘zarar da vermeyeceksin’ diyen bir din. Zaman zaman aslanın ceylana yem olduğu bir hal, bir istisna, aslında mükemmel bir istisna."
Bütün bu olup bitenlere
bir göz atan ay, tam o sırada, korkunç herhangi bir sahneyi seyretmekten ürkmüş gibi, bulutların peçesinin arkasında gözden
kayboldu.