• Varoluşumuza trajik açidan baktığımız zaman, söylemin bizi belirleyiciliğinden kurtuluruz. Özellikle çağımızda egemen söylem olan kapitalist-teknolojik söylem karşısında birey yoktur ve yalnızca yığın-insan vardır. Bireysel özgünlüğümüzü ve özgürlüğümüzü korumaya kalktığı­mızda, büyük bir imha makinesiyle karşılaşırız. Hayır, hayır sana katlanamayız. Senin alçak güdülerini her zaman tatmin etmeye hazırız ama bize yüksek amaçlardan söz etme. Yığın-insan alçak güdülerle ölüme bile kolayca gider. XX. yüzyılın ünlü mistik filozofu Simone Weil güdülerimizin bizi nasıl da küçülttüğünden söz ediyor: "Aynı ıstıraba alçak bir güdüye göre yüksek bir güdüyle katlanmanın daha zor olduğu doğruysa
    da (bir yumurtaya sahip olmak için gecenin birinden sabahın sekizine kadar ayakta sabit duran kişiler bir insan yaşamını kurtarmak için böyle bir şeyi zor yaparlar), yüksek bir özelliğe göre alçak bir özellik belki de bazı
    bakımlardan zorluklar, günah eğilimleri ve mutsuzluklar sınavına daha uygundur. Napolyon'un askerleri. Askerlerin moralini korumak ve yükseltmek için vahşetin kullanımı . Güçsüzlükle ilgili olarak bu kullanımı
    unutmamak gerekir." Belki de varoluşumuzun en trajik yönü sürekli boşluk yaratmasıdır. Her durum, her ilişki yeni bir boşluğun habercisidir.
    "Kendinde bir boşluğu kabullenmek doğaüstüdür. Karşılık bulunamayan bir eylem için enerjiyi nereden bulabiliriz? Enerjinin başka bir yerden gelmesi gerekir. Ama buna rağmen, öncelikle bir boşluğun oluşması için, bir kökün sökülmesi, umut kırıcı bir şey gerekir. Boşluk: Karanlık gece. " Yaptığımız iyi bir şeyin karşılığı olarak kötü bir şeyle karşılaşmak bir kökün sökülmesi gibidir. Bu boşluk söylemle dolmaz. Sessizliğin i­çinde doğaüstü bir güce bağlanmak gerekir. Ya yaşarken tamamen yalnız kalırsak bu boşluk bize ne yapabilir: "Acı çeken her kim olursa olsun, acısını azaltmak için -ister kötü davranarak, ister acımayı tahrik ederek olsun- acısını iletmeye çalışır. Tamamen altta olan, kimsenin acımadığı, kimseye kötü davranma gücü olmayan (onu seven çocuğu veya kimsesi yoksa) kişinin ıstırabı kendi içinde kalır ve onu zehirler." Bu zehri bo­şaltmak için de doğaüstü güçler gerekir. Söylemin içinde dolanarak kö­tülüğümüzü aşamayız. Bunun yerine doğrudan hoşluğu istemek gerekir:
    "Ne olursa olsun, her şeyde boşa istemek. boşluğu istemek. Çünkü tasarımlayamadığımız ve tanımlayamadığımız bu iyilik bizim için boşluktur. Ama bu boşluk bütün dolu şeylerden daha doludur. Bu noktaya varılırsa, işin içinden çıkılmış olur çünkü Tanrı boşluğu doldurur. Burada hiçbir şekilde bugün anladığımız anlamda bir entelektüel süreç söz konusu değildir. Zeka hiçbir şeyi bulmak zorunda olmayıp düzeltmek zorundadır. Zeka ancak kölesel işlerde iyidir.
  • "Uçup giden varoluşumuzu çaresizlik ve umutsuzlukla terk ederken belle­ğimiz bir ben'in var olduğu varsayımıyla bir ilişkiler ağı kurar. Var olmakla bellek arasında geçişi sağlayan bu ben, varoluşun dinamizmine çoğu zaman ayak uyduramaz. Böylece varoluş belleğin dışında devinir. Bu varoluşun içinde bir ben arandığında yani içe dalındığında ne olur? Bu serüveni en yoğun ve en uzun bir zaman diliminde yaşayan Henri-Frederic Amiel şöyle yazıyor: "Varoluşu, ölümden sonrası, öte taraf gibi ele alabilirim, kendimi dirilmiş biri gibi hissedebilirim; her şey bana yabancı; bedenimin ve bireyselliğimin dışında olabilirim, ben kişilik dışı­yım, ayrılmışım, uçmuşum. Bilincim bir Budist' in, bir Sufı'nin, bir Brahman'ın bilinci olabilir: Tek bir biçim bana pek uygun gelmiyor." (8
    Temmuz 1 880). Amiel yaşamının büyük bir bölümünde (35 yıl boyunca)
    hiç aksatmadan günlük tutarak kendi ben'ini aramış ve bu ben yerine varoluşun devinimi ile karşılaşmıştır. "