Bu hayatta kimi insan kadınların, kimi insan adamların, kimi zenginliğin, kimi hırsların, kimi aklının, kimi duyguların kimi ise duyuların peşinden koşar. Herkesin uğrunda yaşamaya değer bulduğu bir kutsalı vardır. İşte Patrick Süskind de ‘Koku’ romanında Jean-Baptiste Grenouille’nin, varlığı kokularla tanıma tutkusunu, zihnindeki uçsuz bucaksız koku sarayında çıktığı yolculukları ve tüm benliğini buna adayışını; muazzam betimleme kabiliyeti, hayal gücü ve eşi benzerine az rastlanır tasvirleriyle gözler önüne seriyor. Bunu öyle iyi yapıyor ki;
'' ..Vebadan bile korkunçtu, çünkü vebadan kaçılabilirdi, oysa bu adamdan...’’
cümleleriyle betimlenen bu katile kızmak, sayfaları çevirirken aklınıza gelen son şey oluyor.
Jean-Baptiste Grenouille. 18. yüzyıl Fransa’sında, şehirlerin üzerinde bugünkü modern insanın hayal bile edemeyeceği pis bir kokunun hüküm sürdüğü, bu kokunun nüfus dolayısıyla en yoğun olduğu Paris’te, bir balıkçı tezgahının hemen altında, tam anlamıyla pisliğin ve ölümün içine doğan bir bebektir. Bu şartlarda yaşaması asla beklenmeyen ve diğer tüm bebekler gibi ölüme terk edilen Grenouille, bir savaşçı olarak doğar. Annesinin bile kendisini istemediği bir dünyada yaşamak zorundadır ama onu oracıkta ölmekten alıkoyan bir şeye sahiptir. Süskind bunu elbette en iyi ifade eden olacaktır:
‘’...var olmanın ruhunda onların kokuları vardır...’’
Kuşkusuz, hayatının dönüm noktalarından biri sokaklardaki karmaşanın, insanı uyuşturan kötü kokuların içinde; uzaklardan gelen ve onun için kelimelerle tarifi imkansız -ve önemsiz- olan, ancak duyduğu ilk anda ona yaşamının anlamını bahşeden o kızıl kokudur. Keşfinin ilk anından itibaren bu kokunun peşindedir Grenouille. Önce bu kokunun, daha sonra da onu saklamanın.
Onu derinden