1920 yılında hapishanede yazılan, içeriğinde totaliter toplum yapısını ütopik kurgu ile anlatarak bir bakıma eleştiren ve daha sonrasında Fahrenheit 451, Cesur Yeni Dünya gibi eserlere ilham vermiş distopik bir eser. Kurgu anlamında çok beğendim ama diline bir türlü alışamadım. O nedenle ilk olarak kurgusunu ele almak istiyorum.
Eser 26. yüzyılda, Tek Devlet altında, özgürlük ve mutluluğun aynı anda olmasının mümkün olmadığı düşüncesinden yola çıkarak ele alınmış. Bu nedenle özgür olmaktansa Tek Devlet altında konulan kesin ve tek kurallarla ben değil BİZ olarak yaşanılan ütopik bir toplum anlatılıyor. Bu kurallar o kadar güzel işlenmiş ki, uyanmaktan işe gitmeye yemek yemekten cinselliğe kadar her şeyin uyulması zorunlu belirli bir zamanı ve kuralı var. İnsanlar cam evlerde herkesin herşeyi görebileceği bir dünyada, aynı tip üniformaları giyerek, isimler değil numaralarla ve sadece tek bireye ait hücrelerde insan gibi değil de kurulmuş bir makine gibi yaşamaktadır. Ayrıca aşk, kıskançlık gibi duygular yasak olup, kimsenin annesi, babası ya da çocuğu yoktur. Herkes doğrudan Tek devlete bağlıdır. Ama tüm bu düzen içerisinde ortaya devletin hastalık olarak tanımladığı 'hayalgücü' ortaya çıkar. Hayal gücünü açığa vuran ve bununla yaşamak isteyen insanlar devlete karşı bir isyan hazırlığı içerisinde olurlar. Bunların başını da I-330 adlı kadın alır ve baş kahraman D-503 ile aşk yaşar. Bunun ardından D-503 inandığı ve itaat ettiği tek devletin kurallarını bozacak bir çok şey yapar ve BİZ olmaktan çıkarak ben olur. Neyse ki bu hastalığı fark eden devlet 'hayalgücü ameliyatı' ile tüm halkı tekrar kendine bağlar. Ve bu ameliyatı olan D-503 eskiden aşık olduğu, arzuladığı, uğruna birçok kuralı ezdiği I-330'un gözleri önünde ölüşünü kalbi titremeden izler. Yani Tek Devlet ve