Dönüşüm; sorumluluklarını gerçekleştirmediğin, senden beklenenleri karşılayamadığın, başka insanlara (ailen dahi olsa) yarar sağlayamadığın hatta üstüne zarara neden olduğun durumlarda insan olmaktan çıkıp bir böcek muamelesi göreceğini; bir sabah yatağında böcek olarak uyanan Gregor Samsa üzerinden anlatan felsefik bir romandır. Anlatılmak istenen düşüncenin sonuna kadar doğru olduğunu düşünüyorum. Çünkü insana en ağır yük insan yüküdür. En sevdiğin dahi olsa; sana yararı dokunmadıkça hatta üstüne yük olup zarar verdikçe onu sevmekten adeta vazgeçersin. Kitapta da ona böcek olduğu için acıyan üzülen annesi, kız kardeşi zamanla evin huzurunu kaçırdığı ve aileye artık yük olduğu için ondan nefret etme seviyesine gelip onu evden atmak için uğraşırlar.
Ancak zarar verdiğin için böcek gibi görülürsün mesajının, böcek olduğun için zarar veriyorsun üzerinden verilmesi bence bir mantık karışıklığı oluşturmuş. Yani somut olarak bakarsak kimse evinde böceğe dönüşmüş biri ile yıllarca sevgi içinde yaşayamaz. Bunu beklemek çok da akıllıca değil bence. Evet insan yükü çok ağırdır ama yıllarca hasta yatan insanları hiç karşılık beklemeden bakan insanların olduğunu da düşünürsek herkes için doğru olmadığı da söylenebilir.
Sonuç olarak doğru bir düşüncenin konu alındığını söyleyebilirim ancak felsefik bir bakış açısı içermesi benim gibi somut bakış açısı ile bakan okurlar için çok da zevk vermiyor.
Tabi ki de bu benim okuma türüme göre yaptığım bir yorum. Felsefik roman türü severler oldukça zevk alabilirler.
...Geçici olarak elmas düşerse çamura, pas tutarsa kıymetli bir ayna, kıymetinden yitirmez elbet. Ama ele alınıp temizlenmesi gerek. Ve hiç düşmese elmas çamura, hiç pas tutmasa ezeli nurun ışık düşürdüğü ayna, daha iyi değil mi? Öyle illet ki şeytanın nefse zulmeti, yaklaşmasına hiç izin vermemeli.
Şeytanın tasallutundan korunmak zor, onun tasallut edebileceği karanlıklardan uzak durmak daha kolaydır. "Yapma" yasağını yerine getirmekten daha kolaydır "yapma" emrini gerektirecek kötülüğe hiç yaklaşmamak.
Körlük salgını ile çekinilmez hale dönüşen yaşamları dünyanın bilinmeyen bir yerinde adı bilinmeyen karakterler üzerinden ele alan müthiş bir eser; Körlük. Yazarın dili ve kendine ait üslubunu çok beğendim. Kitapta birçok karakter var ama hiçbirine isimleri ile hitap edilmemiş, hepsinin bir sıfatı var bu şekilde okurken tanıştığın bir karakteri kitabın sonuna kadar unutmuyorsun herkes sıfatıyla kendini çok net hatırlatıyor. Bunun yanında konuşma metinleri konuşma olduğunu belirtecek bir ayrım gözetmeden virgüllerle cümlelerin içerisinde yer alıyor. Bu şekilde bir cümle satırlarca sürmesine rağmen okurken hiçbir karışıklık yaşanmıyor. Ayrıca bu kadar karışık olay örgüsü, bu kadar çok karakter, olay ve mekan içinde göze çarpan mantıksız olabilecek hiç bir nokta yok. Baştan sona süper bir kurgu olmuş.
İçerik açısından bu kadar farklı ama bir o kadar da tehlikeli bir konu ancak bu kadar güzel ele alınabilirdi. Sonuçta ilk sayfalarda başlayan körlük salgını kitap boyu devam ediyor, değişen bir durum, çok farklı bir olay ya da bir iniş çıkış yokken yine de bu kadar akıcı olması bu eseri oldukça farklılaştırıyor. Ayrıca okunan herşeyi yaşamış gibi olmak bir an kör olduğunu düşünmek kendini ve etrafındakileri o halkın içinde hayal etmek ve de yaşanılan açlığı, pisliği, kötü kokuları gerçekten varmış gibi hissetmek de bir kitabın yaşatabileceği nadir duygulardır.
Kitabın özüne bakılınca; insan birbirinden farklı bir çok mesaj alabiliyor kitaptan. Bir kere herşeyden önce insanın yaşadığı hayat ve sahip olduğu şeylerin ne kadar değerli olduğunu, farkına dahi varmadığı mükemmellikleri taşıdığı ve onları kaybederse hayatında nasıl felaketlerin olabileceği görülebiliyor. Bu nedenle yaşanılan her an, sahip olunan herşey çok değerli ve bunların için her zaman şükredilmelidir. Bunun