sudan çıkıp kuma sırtüstü yattım. masmavi bir gökyüzü. gözlerimi kıstım önce, bakamadım. vazgeçtim görmekten. indirdim gözkapaklarımı. karanlık ama gecelerdeki gibi değil. gündüzün aydınlığı sıkışmıştı gözkapaklarım ile gözlerimin arasına. yalnızdım. ve bir hayvan kadar huzurluydum...
yıllar önce, okuduğum kitaplardaki, seyrettiğim filmlerdeki yalnız insanlara özenirdim hep. yalnızlara. konuşacak kimsesi olmayanlara. sonra
hayat beni buralara getirdi. tabiî ayaklarımın azımsanamayacak yardımıyla. ve artık o roman
karakterlerinden biri oldum. o kitaplardaki yalnızlığı çok gösterişli bulurdum. aynı zamanda da
korkutucu. kendime "bu kadar yalnız kalınabilir mi?" diye sorardım. "sosyal hayvan insan, dayanabilir mi kimsesizliğe?" ama artık biliyorum yalnızlığın korkulacak bir yanı olmadığını... tabiî bunu ruh sağlığı yerinde ve içlerinde tek bir kişilik taşıyanlar için söylemiyorum. Sözüm benim gibi içinde binlerce ruh taşıyanlara, uzakdoğu efsanelerindeki canavarlar gibi yedi kafalı tek bedenli insanlara. ben hep kalabalık oldum. şehrin uzağındaki bir semte giden, günün tek otobüsü kadar kalabalık. tıkış tıkış! herkesin üst üste olduğu bir otobüs kadar. dolayısıyla iyi geldi bana yalnızlık. kendime yeterince zarar veriyordum. ve bir de dünyanın vereceği zararları ortadan kaldırmanın imkânı olmadığına göre, yoklarmış gibi davranarak yalnızlığı seçmek en doğrusuydu...
yalnızlık kurşun geçirmez. sostluk, aşk, aile geçirmez. hiçbir şey geçirmez. dışarıdan sokmadığı gibi içeriden de çıkartmaz. cerahat yapar. antibiyotiğini de kendinde besler. yeter ki nerede olduğu bulunsun... ruhun nerede olduğunu düşünürüm bazen. vücudumun neresinde? sonra
karar veririm. ruhum, bedenimin bittiği yere kadar.