Dışarıdan yaşamıma şöyle bir göz gezdirdiğimde pek de mutlu bir yaşam olduğunu söyleyemeyeceğim bunun. Ne var ki, içerdiği tüm hata ve yanlışlara karşın mutsuz bir yaşam olarak da doğrusu niteleyemeyeceğim. Zaten işi mutluluk ya da mutsuzluk açısından ele almak düpedüz budalalıktır; çünkü bana öyle geliyor ki, yaşamımın en mutsuz günlerini en şenlikli günlerine değişmezdim. Bir insanın yaşamında önemli olan, önüne geçilemeyecem şeyi bilinçlilikle sineye çekmekse, iyinin de kötünün de gereği gibi tadını çıkarmak ve dış yazgıdan ayrı içte daha gerçek, rastlantı karakteri taşımayan bir yazgıyı ele geçirmekse eğer, kendi yaşamım için yoksun ve kötüydü denemez. Dış yazgı herkes gibi benim üzerimden de geçip gitti, karşı durulamaz ve Tanrılar tarafından alnıma yazılmış. Ne var ki, içteki yazgım benim kendi eserim oldu; tatlılığı da acılığı da benim olan, sorumluluğunu tek başına üstlenmeyi düşündüğüm bir eser.
Dört sentlik bir külah yerine alınan iki tane iki sentlik külah, ekonomik açıdan bakıldığında israf anlamına gelmiyordu ama sembolik olarak elbette buydu anlamı. Ben de işte tam bu nedenden dolayı istiyordum onları: iki tane dondurma aşırılık anlamına geliyordu. Ve tam da bu nedenden dolayı benden esirgeniyorlardı, çünkü yakışıksız kaçıyorlardı, yoksulluğa hakarettiler, hayali bir ayrıcalığın sergilenmesi, zenginlikle övünmeydiler.
Kitle iletişim araçları, imgesel olanın gerçek olduğuna inandırdılar bizi, şimdiyse gerçeğin imgesel olduğuna inandırıyorlar. Televizyon ekranında gördüğümüz gerçekler çoğaldıkça günlük yaşantımız da o derecede sinematik olmakta. Kimi filozofların ısrarla söylediği gibi, sonunda dünyada yalnız olduğumuzu, çevremizdeki her şeyin Tanrı'nın ya da kötü bir ruhun gözlerimizin önünde oynattığı bir film olduğunu düşüneceğiz.