İnsan bazen taşların tuhaf gözleri olduğunu sanır. Bir heykelin baktığını, bir kulenin gözetlediğini, bir yapı cephesinin çevreyi seyrettiğini düşünür.
Cimourdain sürdürdü: "Daha açık konuş. Ben rahatsız olmam." "Pekala. Zorunlu askerlik istiyorsunuz. Kime karşı? Başka insanlara. Ben ise istemiyorum. Ben barış istiyorum. Siz yoksulların yardımına koşmak istiyorsunuz, ben ise yoksulluğu ortadan kaldırmak istiyorum. Siz adil vergi düzeni istiyorsunuz, ben bütün vergilere karşıyım. Kamu harcamalarının olabilecek en alt düzeye indirilmesini ve bu paranın da toplumsal artık değerle ödenmesini istiyorum." "Bu ne demek?" "Şu demek: Önce asalaklığı ortadan kaldırın; papazların, yargıçların, askerlerin asalaklığını. Sonra elinizdeki serveti iyi değerlendirin. Gübreyi lağıma değil, tarlalara dökün. Toprakların dörtte üçü ekilmiyor. Fransa topraklarını bu durumdan kurtarın. İşe yaramayan otları temizleyin. Köy arazilerini paylaştırın. Herkesin toprağı, her toprağın da sahibi olsun. O zaman, verimin nasıl yüz kat artacağını göreceksiniz. Fransa bugün köylüsüne yılda ancak dört gün et verebiliyor. Oysa tarım tekniğini iyileştirirseniz üç yüz milyon insan, bütün Avrupa doyar. Doğayı, bu hep ihmal edilen yardımcı gücü kullanın, ondan yararlanın. Esen her rüzgarı, akan her suyu, hareket yaratacak her şeyi değerlendirin. Yer kabuğunun altında muazzam bir akarsu ağı var. Bu ağın içinde, sular, yağları ateşler akıp gidiyor. Delin toprağın damarını; çeşmeleriniz için su, lambalarınız için yağ, ocaklarınız için ateş fışkırtın. Dalgaların hareketini, gel-gitleri gözünüzün önüne getirin. Nedir ki okyanus? Yitirilen devasa bir güç. Kara ne kadar budala ki, denizden yararlanmayı bilmiyor! “