Sesin bu içler acısı hali yalnızlıktan ve uzun süre kullanılmamış olmaktan kaynaklanıyordu. Çok uzun zaman önce çıkmış bir sesin en son zayıf yankısıydı sanki. İnsan sesinin canlılığından ve tınısından öyle uzaktı ki, bir zamanlar güzel olan bir rengin solgun bir lekeye dönüştüğü hissini veriyordu. Bu ses o kadar derin ve bastırılmıştı ki, yerin altından geliyordu adeta. O kadar etkileyiciydi ki, ancak ümitsiz ve yolunu kaybetmiş bir yaratık, bir başına çölde dolaşmaktan yorgun düşmüş, açlıktan ölmek üzere olan bir gezgin, ölmeye yatmadan önce yuvasını ve dostlarını anarken böyle bir ses çıkarabilirdi.
Defarge sertçe, "Böyle bir şey mümkün mü?" diye tekrar etti. "Tabii ki. Yaşadığımız şu güzel dünyada, böyle bir şey mümkün, başka pek çok şey de mümkün, hatta mümkün olmakla kalmayıp şu göğün altında her gün gerçekten oluyor böyle şeyler –cidden oluyor! Şeytan giriyor insanın aklına. Neyse biz işimize bakalım."
Gece vakti büyük bir şehre girdiğimde karanlıkta kümelenmiş bütün o evlerin her birinin içlerinde kendi sırlarını barındırdıklarını düşünürüm, her bir evin her bir odasında ayrı bir sır vardır ve bunların içlerinde çarpan her bir yürek de hemen yanı başındaki yüreğin bile bilmediği ayn bir sır taşır içinde!
Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, Aydınlık mevsimiydi, Karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana –sözün kısası, şimdikine öylesine yakın [1] bir dönemdi ki, kimi yaygaracı otoriteler bu dönemin, iyi ya da kötü fark etmez, sadece "daha" sözcüğü kullanılarak diğerleriyle karşılaştırılabileceğini iddia ederdi.