O hissi tekrar hissetmek istemiştim.
Her zaman öyle hissetmek istiyordum çünkü o zaman diğer her şeyi hissetmek zorunda kalmayacaktım. Her çürüğü... Her kemiği... Ben... o zaman unutabilirdim.
Onun hayatı -ister cehennem gibi olsun isterse mutlulukla dolu olsun- benim derdim değildi.
O. Benim. Değil.
Biraz olsun aklı başında biri olma fırsatına sahip olacaksam buna inanmak ve kabul etmek zorundaydım.
Duymuştum.
Bitmişti.
Tamam.
Hani insanın içinde bir his olur ya? Böyle... Sarmaşık gibidir, ama henüz daha açılmamıştır. Sen, sadece hissedersin. Böyle nokta kadar bir şey. Tohum gibi, ama bilirsin, o yaprakların, dalların, kokuların seni sıkıca saracağını hissedersin.
Yavaş yavaş gülüşüne âşık olmuştum. En sevdiğim kıvrımıydı.
Bir şekilde içime işlemeyi başarmıştı. Beni en çok şaşırtan kısmı onu içimden söküp atmayı istemiyor oluşumdu.
Yalancının tekiydim.
Kendime ve diğer herkese aşka inanmadığımı söylemiştim.
Evliliğe, ruh eşlerine ve partnerlere. Hatta sonsuza dek mutlu yaşadılar hikayelerine bile.
Gerçek şuydu ki hepsine inanıyordum. Sadece benim başıma geleceğine dair umudum yoktu.