"Bu benim hayatım! Gerçek dünyada, mucizeler ve iyilik olmaz."
Hala sakin bir şekilde beni izliyordu. "Gerçek dünyada, kendi mucizelerini yaratabilirsin."
Öfkem aniden bir kırılma noktasına ulaştı ve kontrolümü korumaya çalışmaktan vazgeçtim. Hayatımda bir şeyler ters gittiğinde bana mantıklı olmamı söylemelerinden o kadar bıkmıştım ki...
Elini kaldırıp yanağımı avuçladı. “Herkes gider, mishka. Öyle ya da böyle,” deyip başparmağıyla yanağımı okşadı. “Bu sadece bir zaman meselesi.”
Ayağa kalkmasını ve sandalyeyi de yanında götürerek mutfaktan çıkmasını izledim. O son cümleyi söylerken ses tonunda tuhaf bir tını vardı. Sanki sadece ölen arkadaşından bahsetmiyordu.
"Güvenmek salaklık değil Savaş. İnsanlık belirtisi. Herkes bir şeye güvenmek ister. Küçük çocuk ışığa güvenir, bebek annesine, bütün duygular da umuda güvenir. Herkes, her şey, bir şeye güvenir."
" Kendine güven. Bir şey olmaktan çıksın konu."
Güldüm. Gülüşüm hıçkırıklara dönüştü zamanla.
O hissi tekrar hissetmek istemiştim.
Her zaman öyle hissetmek istiyordum çünkü o zaman diğer her şeyi hissetmek zorunda kalmayacaktım. Her çürüğü... Her kemiği... Ben... o zaman unutabilirdim.
Onun hayatı -ister cehennem gibi olsun isterse mutlulukla dolu olsun- benim derdim değildi.
O. Benim. Değil.
Biraz olsun aklı başında biri olma fırsatına sahip olacaksam buna inanmak ve kabul etmek zorundaydım.
Duymuştum.
Bitmişti.
Tamam.