*spoiler içerebilir*
Bu kitap satranç anlatmıyor; insanın sinir sistemini okuyor.
“Satranç” bende bir oyunun hamle hamle anlatıldığı bir metin gibi değil; satrancı sadece bahane edip insanın içini yoklayan, tek bir boşluğa doğru yavaş yavaş daralan bir zihin gerilimi gibi bitti. Başta anlatıcının dili—yer yer gereksiz süslü, dolambaçlı ve okuru “bağ kurmaya mecbur bırakan” keşmekeş cümlelerle—beni bunaltıyor. Hatta bir noktada şunu düşündürtüyor: Bu anlatıcı da, anlatacağı şey kadar “düzgün” değil; kendini üst perdeden kurma biçimi, karşısındakini küçültme iştahı, satrancı bile bir üstünlük aksesuarına çevirme hali… Daha ilk sayfalarda soğuğu buradan yiyoruz.
Czentovic ise o soğuğun ete kemiğe bürünmüş hali. İlk bakışta “soğukkanlı usta” gibi duruyor: sessizliği konuşmanın önüne koyan, sabrı bir silah gibi kullanan, yüzünde hiçbir şey taşımadan beklemeyi bilen biri. Ama sayfalar ilerledikçe şunu görüyorsun: Bu adamın sakinliği bir derinlikten değil, bir darlıktan geliyor. Satranç dışına çıkınca kelimeler sönüyor; düşünce genişlemiyor; hayal gücü kapalı bir oda gibi. Kendine ait duygusu, fikri, dünyası sanki cümleye dönüşemiyor. Geçmişi emre uymakla yoğrulmuş; satranç ise ona ilk defa “ben de varım” dedirten tek alan olmuş gibi. Yalnız o “varlık”, tamamlanmış bir bütünlük değil; tek bir noktada parlayıp geri kalan her yeri eksik bırakan bir aydınlık. Czentovic’in gücü bile bir yanıyla acıklı ve oldukça sınırlı: insanı şaşırtıyor ama içini doldurmuyor.
Dr. B sahneye girdiğinde kitap asıl yerini buluyor. Onun satrançla ilişkisi bir hayal kırıklığıyla başlıyor; sonra, fark ettirmeden “beni ayakta tutan tek şeye” dönüşüyor. Bu yüzden bende tek bir duygu bırakmadı: acıma, hayranlık ve korku aynı anda geldi. Zihnin büyüklüğü—görmeden, dokunmadan, sadece içeride bir