• İslam-Batı ilişkilerinde işin nerelere gidebileceğini iyi tahmin eden Batılı gazetecilerden biri olan Gilles Keppel'in bazı tespitleri, İngiliz gazetesi The Guardian'ın sayfalarına oturdu. Keppel'in kitabından yola çıkan yazar Simon Tisdall, makalesinde şöyle diyor:

    "Cihadın 3. aşaması Avrupa'da başladı. Bundan böyle savaşlar Filistin'de, Irak'ta değil, Londra, Paris ve benzeri Avrupa başkentlerinde sürecek..."

    Avrupa kentlerinin en yoksul semtlerinin birçoğu, "radikal dinci Müslümanları barındıran gettolar" durumunda. Bu gettoların tarihe bırakacakları (veya bu gettolarda tarihe bırakılacak) ciddi eylemler elbette olacak.
    Yaşar Nuri Öztürk
    Sayfa 96 - Yeni Boyut Yayınları, 30. Baskı
  • Son derece basit olacak sanıyorsunuz; olağanüstü karmaşık. Korkunç olacak sanıyorsunuz; sadece sefil ve sıkıcı.
  • Açlık insanı omurgasız ve beyinsiz bir hale indirgiyor; bu açıdan en çok gribin yan etkilerine benzetilebilir. Kendinizi bir denizanası gibi ya da vücudunuzdaki tüm kan dışarı pompalanmış da yerine ılık su konmuş gibi hissediyorsunuz.
  • "Açın milyon katı toklar
    Yani isteseler rahat rahat doyururlar" Indigo

    Hadi biraz şehircilik oynayalım. Tuco Herrera hediye etti bu kitabı, ben de onunla birlikte uçurumdayım artık.

    Bugün ben Milano'nun alışveriş caddesi Via Montenapoleone, Paris'in zamanında aristokratik amaçlara hizmet eden Champs-Élysées ya da Barcelona'nın La Rambla'sı değilim. Ben bugün devletin İngiliz kömürü ve makarnasıyla iktidarını ayakta tuttuğu Londra'nın, Le Corbusier, Mies van der Rohe ve Louis Sullivan gibi isimlerle başlayan modernizm akımının, Minoru Yamasaki'nin Pruitt Igoe evlerinin ghetto ve suç yüklerinin binaların statik hesabına katılması unutulmak istendiğinden dolayı yıkıldığı ve modern mimarlık akımını öldürdüğü Doğu Yakası'yım.

    Rabbul meşrikayni ve rabbul magribeyn. Ama Batısı daha çok hoşlarına gitmişti çamurdan yarattıklarına. Çünkü Batı'da yoktu hammaddeleri olan çamur.

    Venedik'te gondol turlarına binip gününü gün etmek, Lizbon'da şarap tadım turlarına katılmak ve Amsterdam'da peynir, mantar ve esrar çeşitleri arasında zihinsel tokluk oyunları oynamak varken Jack London manyağın teki miydi Londra'nın Doğu Yakası'na uğrayacak kadar?

    Modernizm icat edildi; ghetto, suçlar ve evsizlerdi katalizörü,
    Fıtrat icat edildi; işçi kazaları, başarısızlıklar ve devletin kendi yönetimindeki ölü piksellerdi bahaneleri,
    Jack London icat edildi; soyadını hakkıyla tanıması gerektiğini düşündü, çünkü hiç kimsenin ismi onun gibi Oğuz İzmit, Necip İstanbul, Tuco Ankara ya da Metin Moscow değildi.

    Derdi Londra'nın vitrini değildi. Onun derdi öne çıkarılan güzel ve hatasız kıyafetlerin altında onları yukarıda tutan defolu kıyafetler, manav tezgahlarında öne çıkarılan parlak ve harika domateslerin altında onları halka daha yakın tutmaya yarayan ilaçsız ve çürümüş domatesler, halkın onayını kazanmak için duvarların estetik gözükmesini sağlayan boyaların altında gelişigüzel yapılmış kaba karışık alçılardı. Modernizm de böyle kuruldu aslında. Afrika'dan siyahi köleler aracılığıyla getirildi Sanayi Devrimi, üzerinde kocaman bir "İTHALDİR." yazısı, Londra halkına sunuldu. Batı Yakası bunu beğendi, Doğu Yakası'nın bundan haberi bile olmadı. Aynı Afrika'da kakao üretimi yapan işçilerin kendilerine çikolata uzatıldığında hayatlarında çikolatayı ilk kez tatmaları gibiydi.

    Aslında her ülkenin ortasından geçen bir ayna orijin oluyordu ve bu aynanın bir tarafındaki insanların kalçalarını devletlerine emanet etmeleri orijine göre simetrikleri alındığında da durumu pek değiştirmiyordu. Vergiler arttığında, işsizlik yükseldiğinde, ekmeğin, mazotun fiyatı zamlandığında Kuzey Denizi manzaralı düşkünhanesinde karnı zil çalan adam da, Kuzey Atlantik Okyanusu manzaralı villasından dışarıyı tok karnıyla seyreden insan da devletin kendilerini tecavüz ettikten sonra edindikleri orgazma karşı koyamıyordu. Ama işin ilginci de nedense taç her zaman en çok bu zevkin kaynağına yakışıyordu. Politik bir pornoydu bu.

    İnsanlar yemeklerini her gün "Son Akşam Yemeği" gibi bir algıda, yarın yemek bulamayıp da ölecekmişçesine yemeyi arzularken, İngilizlerin London'ın anlattığı sefalet tablosunda renklerin hepsi sanki Bob Ross'un kıvırcık saçlarına kaçışmıştı. Gri, siyah ve kahverenginin tonları bile bir renk olabiliyorken renksizliğin ve sefaletin içinde gününü bile kurtarmaya mecali kalmamış insanları hangi renk sahiplenirdi ki? Bir de İngiltere'nin zor zamanları değilmiş ya, burada ağza alınmayacak küfürlerin olduğunu varsayabilirsiniz. Ben ağzıma burada küfürleri alamazken İngiltere'nin Doğu Yakası taş gibi ekmekleri, bulamaç gibi yulaf çorbalarını ve pislik içinde üretilmiş yiyecekleri ağızlarına almaya çabalıyordu.

    Ortaçağ'ın işkence aletlerinden dikenli ve çivili koltuklar, her türlü böcek ve fareye ev sahipliği yapan işkence çeşidi Yakın Çağ'ın İngilteresinde kendine sosyolojik bir reenkarnasyon imkanı bulmuştu. Düşkünhanelerde, evsiz yurtlarında, duvarların insanın üstüne geldiği her mekanda suçun tanımı ne bu mekanların tasarlanması emrini alan mimarlarda ne de insanların birbirlerinin kaburgalarını kırıp, kadınlara ve ihtiyarlara saldırmasıydı. Birkaç armut, ekmek ya da baklava çalıp, atıştırıp, açlığını yatıştırmak ne Snickers'ın ne de kadınlara, ihtiyarlara saldıranlara hiçbir ceza vermeyen mahkemelerin hoşuna giderdi.

    Her gün uçuruma daha çok kişi yuvarlanıyor, etrafına sarılmış mumyalarının üzerinde İngiliz malı, Türk malı vs., yapıştırıcıları ülkelerin ortasından geçen aynanın iki tarafındaki sahnenin rutin sonucu, mutlulukları ise bitmek bilmeyen ödünç makarnaları. Uçurum, cesetlerin yükselmesiyle uçurum özelliğini tam kaybediyor derken, uçurumun kıyısındaki ekonomik dağ ne yapıp ediyor yükselip bir yolunu bulup o cesetlerin hayatın Batı Yakası'nı görmesini engelliyor. Oysa ki paranın yenmiyor olduğunu son ağaç kesildikten, son balık yakalandıktan ve son nehir zehirlendikten sonra anlayabileceğimiz güne doğru şafak sayıyoruz.

    " Gel bir çılgınlık yapalım. Doğu Yakası'nı ziyaret edelim, maceralara atılalım. " Jack London
    "O yasak bu yasak
    Ekmek yasak su yasak
    Yürümek yasak uçmak yasak
    Çiçeklere basmak yasak
    Kalburüstü olsak da yaşasak
    Fikir yasak zikir yasak
    Horlamak yasak tıklamak yasak
    Kadınlara zaten yasak" Halk

    "Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir."
    Kendi ellerimizle harap ve bîtap düştük uçurumun içine.

    "Anadolu'da umut ölmüş. Umut yok, umut! Göster bana, bir tane söylesene umut. Umut ver bana, bir şey için umut ver. 20 yıl sonraya, 30 yıl sonraya bir umut ver diyoruz."
    https://www.youtube.com/watch?v=WNWQO70amq4
  • Rudolf Christian Karl Diesel (1858-1913). Alman idi. Dünya onu 1892 yılında aldığı patentle dizel motorun mucidi olarak tanıdı. Diesel aynı zamanda 1890'ların sonunda yer fıstığı yağından biyoyakıt yaptı. Biyoyakıt ile çalışan dizel motoru Paris Dünya Fuarı'na çıkarıldı. Ancak petrolün revaçta olması sebebiyle ilgi görmedi. Ta ki 1970'lere gelindiğinde petrol sıkıntısı nedeniyle alternatif enerji kaynakları arandığında akla geldi! Biyodizel ismi ilk olarak 1992 yılında Amerika Ulusal Soy Diesel Geliştirme Kuruluşu tarafından kullanıldı. Bu arada... Rudolph Diesel, 29 Eylül 1913'te İngiltere'ye gitmek için SS Dresden vapuruna bindi. Londra' da Consolidated Diesel Manufacturing Ltd. şirketi yöneticileriyle buluşacaktı.

    Mürettebata sabah 06.15'te uyandırılmak istediğini söyledi. 30 Eylül sabahı İngiltere'nin Harwich limanına yanaşan gemiden inenler arasında yoktu. Kamarası boştu. Yatağı bozulmamıştı. 29'u 30 Eylül'e bağlayan gece ortadan kaybolmuştu. Manş Denizi'ne atlayıp intihar etmiş olduğu kayda geçirildi! Bir iddiaya göre Rudolf Diesel'in, biyodizel çalışmaları petrol üreticisi firmaların işine gelmiyordu. Bu nedenle gemiden atılarak öldürüldü! Ah ne tesadüfler! "Su yakıtlı pil" petrolün yerini alacaktı, Mucidi Stanley Allen Meyer (1940-1998) zehirlenerek öldürüldü.

    ~ Sayfa 405 - 406~
    Soner Yalçın
    Sayfa 406 - Kırmızı Kedi Yayınevi
  • Arkadaşların ricası üzerine bir inceleme yapmaya çalışacağız...

    Bana kitabı hediye eden çok değerli arkadaşım, kardeşim olan Melek yeter 'e sonsuz şükranlarımı sunuyorum. Şöyle bir not da yazmış: " Sozdar Bey'e hediyemdir
    Melek Yeter"

    Kitabı Melek ile beraber birçok insan övmüştü bana. Yani anlamadım çok övdükleri kadar bulamadım kitabı. Akıcı desen akıcıydı acaba kurgusunda mı hata vardı... Onu bir türlü çözemedim. Berbat bir kitaptı diyemem. Kesinlikle değildi. Bilâkis güzel bir kitaptı. Fakat övdükleri kadar benim zihnimde karşılığı yoktu.

    Kayda değer bütün incelemeleri okudum. Yani biraz uzun olanları. Daha çok spoilerle anlattıkları için -hatta uzun olanların hepsi aşırı spoiler içeriyor incelemelerin- ben de az spoiler vererek anlatmak istiyorum. Kitabın kimi incelemeleri Sosyolojik kimi incelemeleri de Tarih bilimi bazında kaleme alınmıştır. Onlara diyeceğim yoktur. Hakikaten çok güzel incelemeydiler. Onların mecburen spoiler vermeleri gerekiyor. Çünkü bu işi masaya yatırarak adeta 'kılı kırk yararak' yapmaları gerekiyor. Açıkçası okurken büyük keyif aldım.

    'İki Şehrin Hikayesi' adlı kitap ilk sayfalarında ikili zıtlıklarla (diyalektik) başlıyor. Âdeta kulak aşinası olsun diye iki şehri de bu düşüncenin tabanına alarak konuya giriş yapıyor. En İyi-En Kötü, Akıllı-Aptal, Karanlık-Aydınlık... "Bunlar tamam da Londra-Paris... Bunların zıtlıkla ne alakası var." Demeyin. Tarih boyunca sizin de malumunuz üzere İngiltere ve Fransa arasında birçok savaş yaşanmıştır. Bunlar günümüzde yok ama Fransız ihtilâli ve öncesinde hâlâ kinli zihinler adeta bu işin piyasası olup düşmanlıklarını devam ettirmişlerdi.

    Tarih 1775... Fransa'da ihtilal temelleri atılıyordu. 1789'da bu temeller üzerine Milliyetçilik inşaa edilecekti. Diğer adıyla Ulusalcılık... Bunlar etrafında dönen ve insanların bedenlerinin sürekli ahirete irtihal ettiği bir dönem... Suçsuz insanların hapis yattığı bir dönem... Onlardan biri de Doktor Manette... Kızı Lucie ile yeni bir yaşam kurmanın peşindedir. Tabi bunu dönemin buhranlarından sıyrılarak yapmaya çalışacaklar. Charles Darney de... O da Lucie'yi seviyor. Zamanla evleniyorlar. Bunların etrafında birkaç karakter daha var. Fakat bu karakterlerden benim ilgimi çeken Defarge çifti oldu. Bana Sefillerdeki Otelci Tenardier çiftini hatırlattı. Okuyunca-veya okuyanlar- ne demek istediğimi anlayacaksınız. Âdeta başlarına bela oluyorlar. Kitaptan spoiler verme taraftarı değilim. Bu yemek yapmaya benzer; hangi baharatını fazla atarsan o baharat yemeğin tadını kaçırır. Bu benim ilkemdir.

    Kitap üzerine yazılan incelemelerden bahsetmiştik. Tekrar dönecek olursak birkaç şey daha eklemek istiyorum. Daha doğrusu sade bir eleştiri değil. Aynı zamanda kitabı da ele alıp değerlendireceğiz. "Bir ülkenin yöneticileri halkına benzer diye bir söz hatırlıyorum. Kime ait olduğu aklıma gelmedi. Hakikaten çok doğru bir söz. Ya arkadaşlar bunların Aristokratları ve yönetici sınıfına mensup olan insanları kadar halkı da zalimlik yapmıştır. Nasıl ki halk kalkıp Ulusalcılığı savunarak ihtilal yapıp hatta bu işi çığırından çıkardıysa yansıma olarak demek ki bu yöneticiler ve aristokrat sınıfındakiler de aynı şekilde halka zulmetmişlerdir. Kısacası al birini vur ötekine. Milletin başı giyotinde giderken Fransa Millet'i dans edip zafer sarhoşluğu yaşıyordu. Kadınlar elinde iğne iplik bir şeyler örüyordu. Hayırdır ya film mi oynatıyorlar. (Çok heyecanlandım bırakın beni dalacağım) Akıllı olun! Bunlar bize medeniyeti öğretemezler! Bunların sarayında tuvaletleri dahi yoktu. O yüzden parfüm sektörleri gelişkindir. Bunlar yani bunlar dediğim Fransız ihtilâli... Milliyetçilik... Ulusalcılık... artık ne derseniz, onlara yaradı. Fakat dünyaya yansıyan haline ne demeli. İngiltere çabuk hissedip önlemini aldı. Dershaneye gittiğim zamanlardaki tarih hocamın deyimiyle: "İngiltere kendi sömürülerine 'otur oturduğun yerde' demiştir." Osmanlı parçalanmış ve diğer milletler de kendi bağımsızlığını kazanma peşime düşmüştür. Hâlâ da acısını çekiyoruz. Fransa İhtilal'ini çok iyi işlemiştir. Fakat her nedense bunlar bana çok basit geliyor. Acaba günümüzde yaşananlardan dolayı mı. Ki zaten esamisi okunan ülkeler sonrada kardeş olup 1. Dünya Savaşı ve öncesinde Osmanlı'yı perişan eden ülkelerdi. Belki de bu yüzden umurumda olmadı. Kitabın bir faydası daha var. Hani bize öğretilen tarih derslerinde sadece teknik bilgiydi. Burada neler yaşanmış bir göz atın derim. Bu yönüyle çok faydalı buldum. Adolf Hitler'in yaptığı da Ulusalcılık idi. İtalya da çıkan faşizm'in de temeli buraya dayanıyor. Kalkıp Fransadaki ihtilale sırf bu yüzden alkış tutamam. Bir tarihi veri olarak nazar-ı itibare alırım. Yani bize zararı olmuş faydası olmamıştır. Osmanlı döneminde imtiyaz denince İlk Fransa akla gelir. Ama bu ülke kalkıp çok sonraları başımıza bela oldu. Besledik kargayı oydu gözümüzü. Zaten ben de bir türlü anlam veremedim hâlâ da veremiyorum. Osmanlı en güçlü döneminde bile Fransa'ya ayrıcalıklar tanımıştır.


    Kitap amaca bağlı bir şekilde iyi veya çok iyi olabilir. Bunu yukarıda da zikretmiştik.
    Tekrarlamanın bir manası yoktur. Benim fikrimce okunması gereken bir kitaptır. Birçok ilimle alakalı bir romandır. Dönemi anlamak adına çok önemli bir yapıttır. Okuyunuz.
  • İşlettiği havaalanları arasında Londra Heathrow Havaalanı'nın da yer aldığı, Grupo Ferrovial şirketinin açılışını yeni yaptığı 5. Terminal'in tanıtımı için yazarlarla çalışmak istemesi sonucu Alain de Botton'u buraya davet etmesiyle başlar hikâye. Botton bir hafta boyunca havaalanının her yerine girmeye izinlidir. Bu izni de havaalanında gördüklerini okuyucuya izlenimci bir gözle aktarmak için kullanır. Kitap dört bölümden oluşuyor: Yaklaşma, Gidiş, Gümrüksüz Saha ve Geliş. Kitabı okumadan önce, 1988'den 2006'ya kadar 18 yıl Paris Charles de Gaulle Havalimanı'nda yaşayan Mehran Karimi Nasseri'den esinlenilerek çekilen, başrolünde Tom Hanks'in oynadığı, 2004 yapımı Terminal filmindeki konuya benzer bir şeyler bulacağımı ummuştum ama öyle olmadı. Botton, havaalanında gördüklerini edebi bir biçimde aktarıyor ama havaalanında ilginç bir şey yok malesef. Botton'un diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitapta da bolca resim var. Kitabın en sevdiğim bölümü Gidiş başlığı altında, iki sevgilinin ayrılışlarını anlattığı sayfalar oldu. Belki de ayrılık anlarını sevmediğimden, benim dışımda gerçekleşen bu ayrılığa sempati duymuşumdur :)