• "Kudüs kelimesi Hristiyanlığı hatıra getirir. Fakat ne Kudüs'te, ne de Filistin'de Hristiyanlık diye bir mesele yoktur. Kudüs'ün Hristiyanlığı, Ortodoks Petersburg, Protestan Berlin, dinsiz Paris, Katolik Roma ve Anglikan Londra'nın politika meselesidir."
  • GÜNÜN BİRİNDE BEŞ PARASIZ KALIRSANIZ SİZİ BEKLEYEN DÜNYA BU İŞTE

    Günün birinde tüm parasını yitiren genç bir yazar, Fransa Paris'te açlık ve yoksullukla mücadele etmeye başlar. Yirminci yüzyıl Paris'i genel anlamda yokluk ve sınıfsal ayrım içinde olduğundan bu genç iş bulakta zorlanır. Açlıkla o kadar çok baş etmeye çalışır ki bu durumu en ince ayrıntısına kadar anlatır. (Yine de Knut Hamsun 'un Açlık kitabı kadar etkili ni anlatım yoktur) çektiği açlık değildir sadece ayrıca altına sığınabileceği bir dam da aramak zorundadır.
    .
    Nihayet bir otelin restoran bölümünde çalışmaya başlar ama çalışma koşuları o kadar kötüdür ki yaşamaya neredeyse fırsatı dahi kalmamıştır. Günde aralıksız on yedi saat çalışmak zorundadır. Paris'te onun gibi çalışanlar ayaktakımı olarak görülür ki bu da onları sınıfsal olarak hiçbir hakka sahip olmayanlar kadar alçaltır.
    .
    Toplum içinde zenginlerin ayaktakımı olanlarından insanların farkında olduklarını ama bunu engellemek için hiçbir şey yapmadıkları yapmayacakları belirtilmiştir. Hatta öyle kalmaları lazım ki kahrolsunlar düşüncesi hakimdir.
    .
    Yoksullların özgür kalmaları kendi özgürlerine bir tehdit olarak algılanır.
    .
    Paris'te yaşayamayacağını anlayan genç yazar kendi ülkesi olan İngiltere ye döner ama aynı koşulları orada da görür. Berduş olarak yaşamaya, dilenmeye, evsizler yurduna veya buna benzer yerlerde gecelik konaklamaya başlar.
    .
    Orwell, dünyanın görmezden geldiği işsizlik, yoksulluk, evsizlik, açlık, dolandırıcılık gibi sorunları anlatıyor. Berduş olanların nasıl da yaşama tutunmaya çalıştıklarını anlatıyor.
  • Genellikle Mustafa Kemal Paşa'nın komuta ettiği 7. Ordu'nun Filistin'de yenilmediği, başarıyla geri çekildiği anlatılır.

    Avni Paşa ise bu olayı farklı anlatıyor:

    "Filistin bozgununu gayet veciz ve yalın sözlerle ifade eden ve değerlendiren M.Kemal Paşa'nın işbu telgrafına ilave edecek bir şey yoktur. Yalnız Şam'ın savunmasıyla görevlendirilen İsmet İnönü'nün bu defa da sorumluluklarını, görevini ve Şam'ı yüz üstü bırakıp kendi kararıyla Halep'e firar ve oradan İstanbul'a kaçtığını ve kendisinin (M.Kemal'in) Halep'te sahra muharebesi yapacak halde değilken, Halep'in meşhur 'sahra âlemi'nin birçoklarından geri kalmadığını ilave etseydi, bir askerî ve insanî fazilet göstermiş olurdu. (...)

    Ordu ve kolordularını düşmana teslim edip yalnız aziz canlarını kurtaran kahraman komutanlar elleri boş olarak Halep'e gelebilmişlerdi."

    Avni Paşa daha sonra Mustafa Kemal Paşa'nın Filistin'e Padişah Yaveri üniformasıyla gelişine dair bir hatırasına yer veriyor.

    7. Ordu Komutanı olarak Filistin'e gönderilen M.Kemal'in şerefine Şam civarında, Başmenzil karargâhında bir yemek verilmiştir. Mustafa Kemal, yemekteki konuşmasında Vahdettin'i övmüş ve yüksek hoşgörüsünden onur duyduğunu anlatmıştır.

    M.Kemal'e göre Vahdettin "feraset ve zekâ" sahibidir, olayları çok yerinde değerlendirmektedir ve tek taraflı barış yaparak ülkeyi savaştan çıkarmaya çalışmaktadır. Zaten kendisi de Padişah'ın bu hedefini gerçekleştirmek üzere buradadır.

    İzmir'in işgalinden sonra protesto amacıyla istifa etmeye hazırlanan kabine üyelerini ziyarete giden M.Kemal Paşa'nın, "O halde benim Samsun'a gönderilmem ne olacak?" diye telaşlandığını ve onlara "Aman efendim, bence istifanız hiç uygun değildir. Aksine, ısrar ederek göreve devam etmek gerekir." dediği de Avni Paşa'nın iddiaları arasında.

    Küçümsenip alay edilen Misak-ı Halife...

    Avni Paşa'nın hatıratından öğrendiğimiz bir başka gerçek ise Misak-ı Milli yanında bir de Misak-ı Halife'nin varlığıdır. Misak-ı Milli İtilaf devletlerine karşı yayınladığımız hakkımız olan meşru topraklara dair asgari şarttır. Misak-ı Halife ise Osmanlı'nın bıraktığı geniş topraklar üzerindeki Hilafet'ten gelen manevî haklarıdır. Nitekim Damat Ferid Paşa'nın Paris Konferansı'nda dile getirmek istediği ama İtilaf devletlerince küçümsenip alay edilen talepler gerçekte Misak-ı Hilafet'le ilgiliydi. İngilizler Misak-ı Halife'den hiç mi hiç hoşlanmamışlardı. Çünkü Hilafet'in gücünün tehlikeli bir şekilde kullanılması ihtimalini tehlikeli buluyorlardı. İngilizlerin Halife'yi Anadolu ile uzlaşmaya zorlarken Hilafet'in kaldırılmasını isteyişleri arasındaki çelişkiye dikkat çeken Avni Paşa'nın aşağıdaki ifadesi bence kitabın en çok tartışılacak paragrafı:

    "... Hilâfet'in Türkiye'de kalması lüzum ve gereğine daha ziyade inandım. Yaptığım değerlendirmeden müteessir olanlar; "Paşa, Ankara'da ve Kuvâ-yı Milliye'de hiçbir fert yoktur ki, sizin şimdi söylediklerinizi düşünmüş olsun. Kuvâ-yı Milliye İstanbul'a gelecek İzmir, Edirne'yi almakla ve yalnız Misak-ı Milli'nin tahakkukunu görmekle yetinecektir. Millet de bunun için Mustafa Kemal'in heykelini dikecektir." dediler. Ben de cevaben; "Sizler Mustafa Kemal'in bir heykelinin dikileceğini söylüyorsunuz. Ben ise iki heykelinin yapılacağını zannediyorum. Şu fark ile ki; birini tunçtan; Milliciler Ankara'da yaparlar, diğerini de İngilizler altından Londra'da yapacak ve sırf bunun için Kuvâ-yı Milliye'nin harekâtına katlanacaktır zannediyorum." dedim." [...]

    Ne yazık ki, mevcut kanunlar dolayısıyla (...) işaretiyle yayınlanamayan kısımlar bu hizmeti yeterince yerine getirmesine mani olmuş görünüyor. Artık bu utancı daha fazla yaşamak istemiyoruz. Hatıratlar özgürce konuşabilsin. Ağızlarına takılan susturucular çıkartılsın. Jean Genet'nin dediği gibi tarihin bizi nasıl çarpık çurpuk insanlar haline getirmeye çalıştığı bu meşum üç noktalardan yeterince belli değil mi?
  • Geçen yüzyılın sonunda, en büyük İslam gücünün başkenti İstanbul'un nüfusu içinde başlıca Rumlardan, Ermeniler den ve Yahudilerden oluşan Müslüman olmayan bir çoğunluk bulunuyordu. Aynı dönemde Paris'te, Londra'da, Viyana'da ya da Berlin'de nüfusun yarısının Hıristiyan olmayanlardan, Müslüman ve Yahudilerden oluşabileceği düşünülebilir miydi? Bugün bile kentlerinde müezzinin ezan okuduğunu işiten pek çok Avrupalı rahatsız olurdu.
  • Charles Dickens’ın en özel eserlerinden biri olan İki Şehrin Hikâyesi Fransız İhtilali dönemindeki Paris ve Londra’yı anlatıyor. Fransız İhtilali esnasında ve öncesinde Paris ve Londra'da geçen durumları, olayları işlemiştir. Yazar 1700' lü yılları halkın açlık, yoksulluk, sefalet içinde yaşadıklarını, maddî durumu düşük yani soylu sınıfından olmayan insanlara hiçbir hakkın tanınmadığını aristokrat sınıfının bu insanları kendi emir ve istekleri doğrultusunda yaşamaya zorladıklarını içinde yaşadıkları kötü şartları anlatarak kitaba giriş yapmıştır. Halk daha sonra bu haksızlığa karşı baş kaldırmış ve seslerini herkese duyurmayı başarmışlardır. Bu defa da zulüm eden aristokrat kesim değil halk olmuştur.
    Lâkin bu ihtilâl 'de halkın suçlu suçsuz, soylu soysuz, aristokrat kesimi, tarım işçilerine ve çalışanlarına bakılmaksızın giyotin denilen makina ile başların gövdeden ayrılması ve bu olaylara halkın bizzat kendi gözleri ile her uçan kelleyi çığlıklar eşliğinde sevinç gösterileri yaparak görmek istemeleri ve öldürülmeleri vahşeeettt. Bir gün içerisinde yüzlerce kişi giyotin denilen makinada can verir...
    Bu kötü, kan dondurtacak cinsten yaşanılan vahşet dolu olayların yanı sıra Bastille zindanında yıllarca hapsedilen aklı dengesini yitiren Doktor Manette hapisten kurtulmayı başarır. Doktor, dostu Jarvis Lorry sayesinde önceden İngiltere' ye göndermiş olduğu kızı Lucia Manette ile 18 yıllık hasretin ardından bir araya gelir. Londra' da yeni bir yaşam kurarlar. Doktor zamanla kendini toplar ve tekrardan halkı için görevinin başına döner. Bu arada Lucia çok güzel bir genç kızdır. Charles Darney'a âşık olur ve evlenirler. Charles Darney' da bir zamanlar Paris'te yaşayan soylu bir aileden dir. Giyotine gitmekten hiç umulmadık bir şekilde kurtulmuştur. Lâkin Lucia Manette' yı seven eşi tek değildir. Avukat Sydney Carton' da güzel kıza âşık olmuştur. Ve bu âşkın bedelini sevdiği kadın için canı ile ödemiştir. Sydney Carton Lucia' nın eşi, çocuğu ve mutluluğu için kendi canına giyotin aygıtı ile cellat tarafından son vermiştir.
    Kitap siyasî dönemin, olayları yanı sıra çok güzel bir âşk-a da yer vermiştir. Bu âşk hikâyesi çok üzücü bir şekilde bir yerden biterken bir yerden devam etmiştir. Ne demek istediğimi siz okumayanlar okurken anlayacak ya da okuyanlar hatırlayacaktır. Okumalısınız!!!

    Keyifli okumalar, kitapla kalın :))
  • Fransız ihtilâli öncesi ve sonrası yaşanan olayları temel alan bir kitap.İhtilâl öncesi nde ezilen, sömürülen köylüler ve bu süre zarfında biriktirdikleri kin nefret;soyluların, Senyörlerin şatafatlı hayatları ve en sonun da kanlı bir intikam
    Paris ve Londra
    Paris; ihtilâl öncesinde soyluların vahşeti, barbarlıkları,ihtilâl sonrasında ise yurttaşların kanlı,duygudan yoksun intikamlarına katliamlarına şahitlik eden şehir
    Londra ise; medeniyet ışığı, güvenli bir liman ihtilâl öncesi köylülerin imrendiği, sonrasında ise soyluların sığındığı liman
    Biraz geç bitirmiş olsam da kitap gerçekten güzeldi;iki farklı şehrin sosyolojik, kültürel durumunu mükemmel anlatmış
    Kitabı bitirdiğimde şöyle düşündüm; güç kimin elindeyse , o gücü nasıl kullanacağını bilmedignde vahşi bir yaratığa dönüşebiliyor(bunu ihtilâl öncesi ve sonrası durumu kıyaslayarak düşündüm)
    Herkesin mutlaka okuması gerekiyor diye düşünüyorum
  • On dokuzuncu yüzyılda yaşamış bir Osmanlı ıslahatçısı bir gün İstanbul'un tıpkı Paris ya da Londra gibi düzenli ve zengin bir kent olacağını yazmış ama "Bu zevkleri bizler tadamayacağız... İşin doğrusu bizler herhalde odun, kömür satıp geçinmeye çalışırken ara sıra kafamızı kaldırıp üzgün gözlerle kente bakacağız." diye eklemiştir.