Farklı coğrafyaları keşfetmek, bir zamanlar zihinsel sınırları genişleten ve insanı kendi cüceliğiyle yüzleştiren felsefi bir yolculuktu. Bugün ise seyahat etmek, pasaport sayfalarını doldurarak sosyal çevreye sunulan elit bir tüketim kalemine indirgendi. Gidilen yerin kültürüyle bağ kurmak yerine, ikonik mekanların önünde çekilen fotoğraflarla sadece coğrafi bir mülkiyet edinme telaşı yaşanıyor.
Geçmişte yarış atı veya yarış devesi, bugün ise spor kulüpleri; hepsi aslında tek bir amaca hizmet ediyor: "Sıradan" zenginlik ile "aristokratik/siyasi" güç arasındaki o aşılmaz duvarı yıkmak ve egemenlerin masasına kabul edilmek. Feodal dönemlerde aristokrasi ve monarşi, sadece parayla sızılabilen yapılar değildi; "soy", "kan" ve "gelenek" her şeyden önce gelirdi. Sonradan zengin olan bir burjuvanın ya da tüccarın saray çevresine kabul edilmesi neredeyse imkansızdı. İşte burada hayvanlar birer sosyal pasaport işlevi görüyordu. İngiltere’de Royal Ascot gibi yarışlarda kraliyet ailesiyle aynı locada oturabilmenin, o katı sınıfsal hiyerarşiyi delmenin tek yolu, hükümdarın atıyla yarışabilecek kalitede bir safkana sahip olmaktı. At, sahibinin sadece zenginliğini değil; sabrını, zevkini ve asalet taklidini simgeliyordu. Körfez kültüründe safkan bir yarış devesine (Hajen) sahip olmak, bedevi geleneğinden gelen emirlere ve şeyhlere "Ben de bu coğrafyanın kodlarına hakimim ve gücün ortağıyım" demenin en diplomatik yoluydu. Şeyhin Meclis’ine davet edilmek için o develerin yarış kazanması gerekirdi. Bugün ise modern dünyada aristokrasi yerini finans kapitaline ve küresel oligarklara bıraktı. Ancak elitler arası hiyerarşi hala baki. İşte bu yeni düzende spor kulüpleri, geçmişin o milyar dolarlık safkan atlarının yerini aldı. Rus oligarkların (zamanında Abramoviç’in Chelsea’yi alması gibi), Amerikalı milyarderlerin ya da Körfez sermayesinin Premier League veya NBA takımlarını satın alması tam olarak bu yüzdendir. Sadece çok zengin bir "yabancı" olarak kalmak istemeyen küresel aktörler, o ülkenin en köklü sosyal kurumunu (kulübünü) alarak bir gecede o toplumun ve devlet elitlerinin başköşesine oturuyorlar. Kulüplerin geçmişin yarış atlarına göre çok daha büyük bir avantajı var:
Tarih
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Pasaport
“Dünyadaki tüm insanların kalpleri benim milletimdir. O yüzden kurtarın beni bu pasaporttan.” Mahmud Derviş
SAİT FAİK'TEN "SON KUŞLAR"
Sabahattin Ali hikâyeciliğinden farklı olarak, klâsik vak’â tarzını bir kenara bırakıp, “durum hikâyeciliği” diye adlandırılabilecek olan duygu ve düşüncelerin ön plânda yer aldığı, modern tarzın öncüsü sayılabileceğini daha önce ifâde ettiğimiz Sait Faik’in “Son Kuşlar” isimli oldukça tanınmış hikâyesi mevzuumuza numûne olarak alınabilecek bir çalışma… Bu “tarz öncülüğü”nün Türk edebiyatı için geçerli olduğunu ve Sait Faik’in bundaki payının, dünya edebiyatında daha önce keşfedilen ve yaygınlaşan bir usûlü başkasından önce (haydi “taklid” demeyelim) tatbik etmekten ibaret olduğunu da önemle belirtmeliyiz. Sabahattin Ali’deki gibi başı ve sonu belli bir olaydan ziyâde, çevre karşısında yazarın içinde belirginleşen duyguların ifâde edildiği bu hikâyenin özetini vermek elbette çok zor ve hattâ hikâyeyi tanımamız için çok yetersiz… Çünkü bu tür hikâyelerin lezzeti bütününde… Lâkin bu çalışmanın bir edebiyat antolojisi görünümünde olmaması için metnimizi iktibaslarla doldurmak istemiyoruz. İlgilenenler hikâyenin tamamını hemen her kütübhâneden veya kitabçılardan elde edip okuyabilirler. İşte hikâyenin özeti: “Kış, Ada’nın her tarafına yerleşebilmek için rüzgârlarını poyraz, yıldız poyraz, maystro, dramudana, gündoğusu, batı karayel, karayel hâlinde seferber ettiği zaman; öteki yakada yaz, daha pılısını pırtısını toplamamış, bir kenara, oldukça mahzun bir göçmen gibi oturmuştur.” Yazar, “gitmekle gitmemek arasında sallanır bir hâlde, elinde bir pasaport, çıkınında üç beş altın, bir güzel yüzlü göçmen taze”ye benzettiği bu mevsimi, Ada’da kendisinden başka hemen hiç kimsenin sevmediğini ifâde eder. __“Herkesin yeni başlayacak olan altı yedi aylık soğuk hayata kendini şimdiden alıştırmak ve hazırlamak için bir şeyler yapmaya çalıştığı öyle günlerde” yazar,
Sait Faik Abasıyanık
Türk halk müziği ve opera sanatçısı Ruhi Su'ya, romatizma şikayetiyle başvurduğu hastanede 1978 yılında kemik iliği kanseri teşhisi konuldu. Teşhisin ardından ameliyat edilmesine rağmen hastalığının ilerleyen dönemlerinde, 12 Eylül dönemi cuntası tarafından pasaport verilmediği için yurt dışındaki kritik tedavi imkanlarından uzun süre mahrum bırakıldı. Sanatçı, bu süreçlerin gölgesinde 20 Eylül 1985'te Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi'nde hayatını kaybetti. Ruhi Su’nun yaşadığı bu süreç, Türkiye’nin yakın siyasi tarihinin ve 12 Eylül askeri darbe döneminin en acı verici, vicdanları yaralayan sayfalarından biridir. Ruhi Su'nun hastalık dönemi ve sonrasında yaşananlar, dönemin baskıcı ikliminin insan hayatı üzerindeki yıkıcı etkisini gözler önüne serer. Sağlık durumu kritikleştiğinde, yurt dışındaki tedavi imkanlarına ulaşabilmesi için gerekli olan pasaport başvuruları dönemin sıkıyönetim komutanlığı ve cuntası tarafından defalarca reddedildi. Sanatçının tedavi edilebilmesi için hem yurt içinde hem de yurt dışında (uluslararası sanat çevreleri ve aydınlar tarafından) büyük imza kampanyaları düzenlendi. Yoğun baskılar sonucunda, hastalığın en son aşamalarında Almanya'ya gitmesi için çok kısıtlı ve çok geç bir izin çıktı; ancak bu sembolik izin ne yazık ki ilerleyen kanserin tedavisinde etkili olamadı. 20 Eylül 1985'teki vefatının ardından düzenlenen cenaze töreni, 12 Eylül askeri darbesinden sonra kitlelerin katıldığı ilk büyük ve sessiz protestolardan biri haline geldi. Ruhi Su, sadece bir halk müziği derleyicisi ve yorumcusu değil; kurduğu Dostlar Korosu ve yetiştirdiği öğrencilerle müziği toplumsal hafızaya kazıyan bir çınardır. Sadece güçlü bas bariton sesiyle değil, Anadolu’nun kadim türkülerini modern ve polifonik (çok sesli) bir anlayışla yeniden üreten duruşuyla
1000Kitap
Bürokrasinin ideolojik bir refleksle hareket ettiğinde insan hayatını, vicdanı ve temel hakları tamamen görünmez kılan bir cezalandırma aygıtına dönüşmesi, bu toprakların en derin ve süreğen yapısal krizlerinden biridir. Türk siyasi tarihinde bu mekanizma, kendisiyle ideolojik olarak uyumlanmayan aktörleri sadece cezalandırmakla kalmamış, onları toplumsal ve fiziksel bir "sivil ölüme" mahkum etmiştir. Ruhi Su örneğinde görülen pasaport engeli, devlet aygıtının bireyi en temel insani hakkı olan yaşam ve tedavi hakkından mahrum bırakarak nasıl bir duvar haline gelebileceğinin somut bir göstergesidir. Bürokratik çarklar, insanı ve sanatı bir değer olarak değil, yalnızca bir tehdit unsuru veya hizaya getirilmesi gereken bir nesne olarak kodladığında bu tür trajediler kaçınılmaz hale gelmiştir. Bu yapının en ironik ve yıkıcı tarafı ise dönemler, hükümetler veya resmi ideolojiler değişse bile bürokrasinin o katı, buyurgan ve cezalandırıcı özünün çoğunlukla baki kalmasıdır. Gücü eline alan yapılar, bu bürokratik mekanizmayı kendi "ötekisini" yaratmak ve baskılamak için kullanagelmiştir. Sabahattin Ali’den Nazım Hikmet’e, Ruhi Su’dan daha yakın tarihteki pek çok aydına kadar uzanan bu hafıza, gücenikliğin ve idari gücün adaleti ezdiği bir geleneğin dışavurumudur. Bu durum, rasyonel devlet idaresinin yerini ideolojik muhafazacılığın ve rövanşizmin almasının bir sonucudur.
1000Kitap