Haram, Kul Hakkı ve Yargı
Anayasa Mahkemesi Başkanı Kadir Özkaya, geçtiğimiz günlerde hâkim ve savcılara seslenirken çarpıcı sözler söyledi: “Hâkim ve savcılar gösterişten, riyadan, haramdan, yalandan şiddetle kaçınmalıdırlar. Üzerlerinde kul hakkı olmamalıdır. Kul hakkı çok önemlidir, ibadetle affolmaz. Haram yiyen insanların gönül gözleri gerçeği göremez. Midede haram lokma olursa ne takva ne de fetva kurtarır. Haram ile abat olanın sonu berbat olur.” Bir Anayasa Mahkemesi Başkanının bu açıklıkla konuşması, aslında çok katmanlı bir çaresizliğin ifadesi. Anayasa’nın açık lafzına rağmen Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri pratikte bağlamamakta; ilk derece mahkemeleri yalnızca siyasi boyutu olan kararlarda değil, temel haklara ilişkin yerleşik içtihatlarda da AYM’nin verdiklerini çoğu zaman tanımamakta; AİHM’in kesinleşmiş önemli kararları yıllardır uygulanmamaktadır. Buna paralel olarak yargı camiasının önemli bir bölümü kararlarını bağımsız hukuki ölçütler yerine iktidarın beklentileri doğrultusunda kurabilmekte; hâkim-savcı eliyle yürüyen kayırmacılık ve yolsuzluk, münferit bir sapma değil yapısal bir durum hâline gelmiş, kurumsal denetim mekanizmaları ise işlevini büyük ölçüde yitirmiştir. Bu ortamda, yüksek mahkemenin başkanı için vicdana hitap etmek dışında çok fazla imkan da kalmamıştır. Alıntılanan sözler bu yüzden lafzından çok daha fazlasını, nasihat değil, kronikleşmiş acı bir tablonun teşhisini ifade ediyor. HSK anayasal görevlerini yerine getirseydi, ülkede yolsuzlukla mücadele kurumsal bir gerçeklik olsaydı, hukuk devletinin gerektirdiği gibi yanlış yapanın olağan denetim mekanizmalarıyla tasfiyesi sağlanabilseydi, bir mahkeme başkanı için “haram lokma” ve “kul hakkı” üzerine kürsüden ders verme zorunluluğu
Alıntı
Bayburtlu Konstantin Abiniz Olarak...
Bu hafta yine memlekette iki şeyi umutla bekledik: Birinin gelişini, bir diğerinin ise nihayet siktir olup gidişini... Yani üstümüze çöken o organize kasvetin, derdin, kederin bu topraklardan sökülüp atılmasını. Ah be canım memleketim; gidiyorsun, geliyorsun ama bıraktığın yerde tiyatro hep aynı, dekor hiç değişmiyor. Bir huzur, bir mutluluk sinyali yakalayalım diyoruz, tam o esnada sahneye bir başka arsızlık, bir başka sömürü dalgası fırlıyor. "Bir saniye Bahadır Beyciğim, siz şu vedayı bir neticelendirin, benim içeride kısa bir pisliği temizleme işim var, hemen döneceğim" kıvamında bir curcuna... Hatice ablamız çıkmış gelmiş, "Bacımı kim ortadan kaldırdı, kim kanını yerde bıraktı?" diye feryat ediyor. Şüphe okları doğrudan hanenin içine, o kirli ilişki ağlarına dönük: Gelinleri Güneş ve onunla gizli kapaklı işler çeviren, ailenin içindeki kuzen Fatih. "Ablam ölmeden önce aralarındaki o yozlaşmayı, o gizli oynaşmayı gözleriyle gördüğünü söyledi" diyor. Tam burada sistemin ve toplumun o ikiyüzlü ahlak duvarına şu soruyu vurmak gerekiyor: Peki, bu pislik dönerken o evin asıl reisi, yani yengenin kocası, o erkeklik taslayan figür tam olarak neredeydi? Yanıt tam bir taşra klasiği: "Ağzını dilini bağladılar, muskayı yedirdiler." Kendi acizliğini, kendi cehaletini ve korkaklığını büyüyle, muskayla aklamaya çalışan bu zihniyete bakınca, insan sormadan edemiyor: Yahu siz nasıl sefil, nasıl çürümüş, nasıl omurgasız hayatlar yaşıyorsunuz? Derken maliyenin başındaki o soğuk rasyonellik, Mehmet abimiz sahne alıyor. Bu ara evlerde rahat nefes almak, huzurla oturmak ne mümkün; kapılar tık tık çalınıyor. Büyük vurguncuların, ihale arsızlarının, milyarlık vergi borcu bir gecede silinen yandaşların peşini bırakanlar, bu kez üç kuruş kira alan küçük mülk sahiplerinin kapısına dayanmış.
Siyaset
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Dostlarım taşınıyorum ve bu yalnızca fiziksel değil dkfkf Bugün bir meslektaşım "Kötü idarecilerle çalıştığımız için idareci olmak zorunda kaldık." dedi, çok haklı. Ve hiç ummadığım bir anda "Yaratan rabbinin adıyla oku." ayetine denk geldim, bayağı coştum. Tez jürimle karşılaştık ve bana doktora düşünüp düşünmediğimi sordu, tüm akademik travmalarım tetiklendi :) Bana rahat batıyor sevgili okur, durursam düşerim... Venüs Aslan burcuna geçiyormuş, artık bir şeyler olsun lütfen Allah'ım... Yarınki maçı izlemek için 07.00'de uyanmayı planlıyorum. Bir an önce de pasaportumu yenilemeliyim. Ppdeki kapibarayı fark etmemeniz beni üzer. İyi geceler diliyorum.
Farklı coğrafyaları keşfetmek, bir zamanlar zihinsel sınırları genişleten ve insanı kendi cüceliğiyle yüzleştiren felsefi bir yolculuktu. Bugün ise seyahat etmek, pasaport sayfalarını doldurarak sosyal çevreye sunulan elit bir tüketim kalemine indirgendi. Gidilen yerin kültürüyle bağ kurmak yerine, ikonik mekanların önünde çekilen fotoğraflarla sadece coğrafi bir mülkiyet edinme telaşı yaşanıyor.
Geçmişte yarış atı veya yarış devesi, bugün ise spor kulüpleri; hepsi aslında tek bir amaca hizmet ediyor: "Sıradan" zenginlik ile "aristokratik/siyasi" güç arasındaki o aşılmaz duvarı yıkmak ve egemenlerin masasına kabul edilmek. Feodal dönemlerde aristokrasi ve monarşi, sadece parayla sızılabilen yapılar değildi; "soy", "kan" ve "gelenek" her şeyden önce gelirdi. Sonradan zengin olan bir burjuvanın ya da tüccarın saray çevresine kabul edilmesi neredeyse imkansızdı. İşte burada hayvanlar birer sosyal pasaport işlevi görüyordu. İngiltere’de Royal Ascot gibi yarışlarda kraliyet ailesiyle aynı locada oturabilmenin, o katı sınıfsal hiyerarşiyi delmenin tek yolu, hükümdarın atıyla yarışabilecek kalitede bir safkana sahip olmaktı. At, sahibinin sadece zenginliğini değil; sabrını, zevkini ve asalet taklidini simgeliyordu. Körfez kültüründe safkan bir yarış devesine (Hajen) sahip olmak, bedevi geleneğinden gelen emirlere ve şeyhlere "Ben de bu coğrafyanın kodlarına hakimim ve gücün ortağıyım" demenin en diplomatik yoluydu. Şeyhin Meclis’ine davet edilmek için o develerin yarış kazanması gerekirdi. Bugün ise modern dünyada aristokrasi yerini finans kapitaline ve küresel oligarklara bıraktı. Ancak elitler arası hiyerarşi hala baki. İşte bu yeni düzende spor kulüpleri, geçmişin o milyar dolarlık safkan atlarının yerini aldı. Rus oligarkların (zamanında Abramoviç’in Chelsea’yi alması gibi), Amerikalı milyarderlerin ya da Körfez sermayesinin Premier League veya NBA takımlarını satın alması tam olarak bu yüzdendir. Sadece çok zengin bir "yabancı" olarak kalmak istemeyen küresel aktörler, o ülkenin en köklü sosyal kurumunu (kulübünü) alarak bir gecede o toplumun ve devlet elitlerinin başköşesine oturuyorlar. Kulüplerin geçmişin yarış atlarına göre çok daha büyük bir avantajı var:
Tarih
Pasaport
“Dünyadaki tüm insanların kalpleri benim milletimdir. O yüzden kurtarın beni bu pasaporttan.” Mahmud Derviş