PEYAMİ SAFA
CANAN
Canan, Türk romancılığının zirve ismi Peyami Safa’nın aşk, ihanet ve aile temaları etrafında ördüğü, okuyucuyu âdeta sayfalarında bir uçurumun eşiğine kadar durmaksızın sürüklediği romandır.
Sarayda el üstünde tutularak yetiştirildiği için ikbalperest, hırslı, bencil bir insan olan Canan, zengin olmak için herkesin kıskandığı biri olmak hevesiyle ahlak, namus, sevgi, aile gibi değerleri hiçe sayan, insanlarla istediği gibi oynayan bir afettir.
Lâmi ile Bedia, beş yıllık evlidirler, fakat Canan’la tanıştıktan sonra Lâmi, Bedia’dan soğumaya ve eşini sebepsiz yere üzmeye başlar. Lâmi geleneğin, maneviyatın, asaletin timsali olan Bedia ile; modernliğin, maddiyatın ve soysuzluğun timsali olan Canan arasında karar vermek zorundadır.
Lâmi karar verir Canan’la evlenir Bedia için hazin ve cefalı hayat başlar. Yalı. İçinden cenaze çıkmış bir ev gibidir. Orada her şey, giden ve bir daha gelmeyen, sesi ve kahkahaları bir daha işitilmeyen, aziz gölgesi bir daha görülmeyen insanı hatırlatır. Onun yokluğuyla sanki bütün yalı, eşyasız ve insansız, bomboş, sanki bütün köy evsiz ve ahalisiz kalmış gibidir.
Bedia! Eski zevcesi, hiç aldanmamış olmadan rahibesinin fahişeliğini iddia eden eski zevcesi. Fahişe! Bu kelime Lâmi’nın kanını kurutuyordu. Bilmeden, bir fahişenin kocası, hatta fahişenin uşağı olmuş olmak! Müthiş istihza.
Sonunda olanlar olur, Lâmi birçok kişiden birçok şey duyar, bazı şeyleri de gözlemler. En yakın arkadaşı Sami bile Canan’la münasebeti olduğunu söyler. Lâmi çıldıracak raddelere gelir. Eve gider ve Canan’ı yatak odasında yalnız bulur.
Sonra ne mi olur?