…her şeye sahip oldukları halde kendisini kof hisseden insanlar tanıdım. Çünkü hayatlarında bir tek şeye odaklanmışlardı: biçimsel başarı. Başarı insanın kendi hayatını yaratabilmesidir, standartları ne olursa olsun. Biçimsel başarıya odaklanmanın bedeli ise başarının kölesi olmaktır.
Günümüzde, toplumumuzda ego yapısının yeterince girişememesi sonucu aşırı bağımlılığa eğilimli bazı insanlar, farkına varmaksızın, içlerindeki boşluğu en yakınlarındaki insanları içselleştirerek giderme eğilimindeler. İçselleştirme kişinin bir başka insanın varlığını ya da imgesini kendi benliğine mal etmesi anlamını taşır. İçselleştirlen kişi tarafından terk edildiklerinde, ki çoğu zaman bu bir eşya ya da sevgili oluyor, terk edilen kişi, ruhunun içi boşaltılmışcasına, katlanılması çok zor bir hal yaşamaya başlıyor: terk eden kişi hala içinde, ama dış dünyadaki karşılığı artık yok. Dolayısıyla, içindeki imgeden kurtulabilmek için, muhtemelen Disosiyatif (çözülmüş) bir ruh haline girmesinin ardından, imgenin esas sureti olan terk eden kişinin hayatına son verebiliyor. Bazen de belirli bir şahsın imgesi değilde namus ve töre gibi aşırı içselleştirilmiş değerler açısından kabul edilemez bir durum ortaya çıktığında benzer eylemlerde bulunulabiliyor. Egonun yapılanmasındaki yetersizlik derecesine göre, bu tür olgular bazen psikoza varan boyutlara ulaşabilir. Böyle durumlarda, içselleştiren kişiyle içselleştirilen kişi birbiriyle hiç karşılaşmamış da olabiliyorlar. Dolayısıyla, içselleştirilen kişinin kendisinin, ki bu genellikle imgeleştirilmiş bir ünlü kişi oluyor, bundan haberi bile olmuyor.
Depresyonun dinamiklerinde dışa vurulamayan sıkışmış kızgınlığın kişinin kendine çevrilmesi bulunur. Sıkışmış kızgınlığın temel nedeni yaşamazlıktır. İyi yaşamakta olduğuna kendini inandırmış olan biri, yaşamını biçimsel etkinliklerle dolduruyor ve ilişkisizliğini bu şekilde ödünlüyorsa, oluşan vakumun depresyon yoluyla ifade bulması kaçınılmaz oluyor.