Çöl, hayatın çok yoğunlaştı bir yerdir. Canların kökleri son su tanesine bile tutunur ve çiçekler sadece sabahları erkenden ve öğleden sonraları da geç saatlerde görünerek bu nemi biriktirir. Çölde hayat küçük, ama muhteşemdir ve olan bitenlerin çoğu yeraltında süregider. Birçok kadının hayatı da buna benzer.
…Biz de, bulunduğumuz kemiklerin üstüne ruh döktükçe “oluşuruz”. Özlemlerimizi ve hayal kırıklıklarımızı gençken olmaya alıştığımız şeylerin, geçmiş yüzyıllarda bilmeye alıştığımız şeylerin kemikleri üstüne ve gelecekte hissettiğimiz diriliş üstüne döktükçe, dört ayak üstünde sağlamca dururuz. Ruh döktükçe yeniden canlanırız. Zayıf bir çözelti, eriyen narin bir şey olmaktan çıkarız. Hayır, dönüşümün “oluş” evresindeyizdir artık.
Ruhu çökertebilir ve eğerebilirsiniz. İncitip derin yara izleri oluşturabilirsiniz. Üzerinde hastalık lekeleri, korku ürünü yanık işaretleri bırakabilirsiniz. Ama o ölmez, çünkü altdünyadaki la Loba tarafından korunur. O kemikleri hem bulur hem de yaşatır.
Derin bilinçdışını yaşantılamanın en iyi yolu ne çok fazla büyülenme, ne de çok az büyülenmedir, ne çok fazla huşu ne de çok fazla sinizm hissetmektir; bu yaşantı cesaret ister, evet, ama ihtiyatsızlık değil.