Bazen en ağır yük, sırtında değil, yüreğinde taşıdığın yük olur. Töreyi sırtlayan yürek, sevdayı unutur; ama vicdan asla susmaz. İnsanın omuzlarına yüklenen yükler, çoğu zaman gözle görünür, elle tutulur şeylerdir. Ağır bir çuvalı sırtlamak, bir yükü taşımak insanın bedenini yorar, nefesini keser. Ancak insan ruhunu ve yüreğini ezen yükler, çok daha derin ve çok daha acı vericidir. Bu yükler, görünmez ama yürekten kopup gelen sızılar gibi insanı içten içe çürütür.
Toplumsal kuralların ve geleneklerin şekillendirdiği töre yükü de işte böyle bir yüktür. İnsanın sırtına değil, doğrudan ruhuna yüklenir ve orada derin yaralar açar. Töre, bir insanın kendi özgürlüğünü ve mutluluğunu hiçe sayarak, onun kaderine zincir vurur. Yürek, bu ağırlığı taşımak zorunda kalırsa, zamanla sevdayı, masumiyeti ve insani duyguları unutur hale gelir. Töreyi sırtlayan yürek, artık kendi sesini değil, toplumun dayattığı sesi duymaya başlar.
Ancak vicdan, insan ruhunun en derinlerinde, en saf haliyle varlığını sürdürür. Ne kadar bastırılmaya, susturulmaya çalışılsa da, o içsel ses asla kaybolmaz. Zaman geçtikçe törenin ağırlığı altında ezilen insan, vicdanın sesini daha da gür duymaya başlar. Çünkü vicdan, insanın ruhuyla bütünleşmiş bir hakikat gibidir; ne kadar kaçmaya çalışsan da peşini bırakmaz.