"Adı aslında tahmin edeceğiniz gibi Erdinç'miş ama aşağı bakan "C" şeklindeki bıyıkları yüzünden mahallenin çocukları ona Cerdinç ismini takmış."
Bu lakap işi biraz rahatsız ediyor beni. Günay Bey bir önceki romanı Baba'da da böyle lakaplar kullanmıştı. Hikayeye hizmet etmeyen, yoran meseleler bunlar.
"Telefonumu aldım ve rehberde "Prens Mişkin" ismini buldum. Evet, Dostoyevski'nin meşhur kitabı Budala'daki Mişkin. Empati duygusu çok yüksek, vahşi dünyanın kurallarına ayak uyduramayan ve bu yüzden "budala" diye anılan, aslında çok zeki, herkesi seven, herkese güvenen, sürekli gülümseyen Mişkin.
Prens Mişkin kadar, hatta ondan daha bile saf olduğu için bu ismi takmıştım dostuma."
Bu lakap işi biraz rahatsız ediyor beni. Günay Bey bir önceki romanı Baba'da da böyle lakaplar kullanmıştı. Hikayeye hizmet etmeyen, yoran meseleler bunlar.
"Çınarcık'taki evin sıvaları döküldü sadece. Belki de dökülenler sıva değil, gözyaşlarıydı. .... Sevdiklerini kaybedenlerin önce çığlıkları, sonra ağıtları sardı ortalığı. Deniz köpürdü, gök yere düştü gidenlere veda etmek için. Toz duman oldu kalan yürekler. Tıpkı enkaza dönüşmüş şehirler gibi."
Bu kadar benzetme, süslü laf metinden soğutuyor beni. Elbette polisiye yazarı da böyle bir dil tercih edebilir ama bu abartıldığında metnin amacına halel gelebilir. Eğer amaç polisiye ise dengeli bir dil kullanılmalı.
"Bana büyük gelen hırkamı yastığıma giydirmiş, kaymasın diye bir de dikmiştim. Geceleri ona sarılıp uyurdum."
Yarabbim bu nasıl sulu bir melankoli böyle? İçim sıkıldı. Sırf daha ne kadar kötüleşecek diye meraktan okumaya devam ediyorum bu kötü yazılmış kitabı.