.. felsefe tarihinin en gelişkin içkinlik düşüncesine varır Spinoza. Bu, evrenin dışında aşkın bir Tanrı'yı reddeden bir anlayış değildir sadece; her bir şeyin, genel ve yargılayıcı söylemlerin tahakkümünden kurtulması, yalnız kendi tekil varolma çabasıyla görünür olmasıdır. Hiçbir şey 'bir şeye göre', 'bir şey için', 'bir şeye kıyasla' , 'bir şey yolunda' vs. değildir bu düşüncede. Şeyler ancak kendilerinden türeyen ölçütlerle, kendilerine özgü üretimleriyle değerlendirilirler. Bir başka deyişle içkinlikçi yaklaşım, ne dilsel-mantıksal kategorilerle ne de verili değerlerin muğlaklığıyla kavramaktadır dünyayı. Dünya ilişkilerdir, şeyler de ilişki tarzları: etkilemeler ve etkilenmeler, yoğunlaşmalar ve çözülmeler, birleşmeler ve dağılmalar... Spinoza'nın ürkütücü kavramsal aygıtının altındaki sezgi budur işte: Bu biricik düzlemdeki şeylerin ilk nedenlerini ve ilişkilerini temellendiren ilkeyi (zorunluluk) açıklamak kadar kendilikleri içinde tekil şeyleri (güç, varoluşta sürme) anlama çabası. Ya da Etika'daki formülle: 'Tekil şeyleri ne kadar anlarsak, Tanrıyı da o kadar anlarız.'