.. felsefe tarihinin en gelişkin içkinlik düşüncesine varır Spinoza. Bu, evrenin dışında aşkın bir Tanrı'yı reddeden bir anlayış değildir sadece; her bir şeyin, genel ve yargılayıcı söylemlerin tahakkümünden kurtulması, yalnız kendi tekil varolma çabasıyla görünür olmasıdır. Hiçbir şey 'bir şeye göre', 'bir şey için', 'bir şeye kıyasla' , 'bir şey yolunda' vs. değildir bu düşüncede. Şeyler ancak kendilerinden türeyen ölçütlerle, kendilerine özgü üretimleriyle değerlendirilirler. Bir başka deyişle içkinlikçi yaklaşım, ne dilsel-mantıksal kategorilerle ne de verili değerlerin muğlaklığıyla kavramaktadır dünyayı. Dünya ilişkilerdir, şeyler de ilişki tarzları: etkilemeler ve etkilenmeler, yoğunlaşmalar ve çözülmeler, birleşmeler ve dağılmalar... Spinoza'nın ürkütücü kavramsal aygıtının altındaki sezgi budur işte: Bu biricik düzlemdeki şeylerin ilk nedenlerini ve ilişkilerini temellendiren ilkeyi (zorunluluk) açıklamak kadar kendilikleri içinde tekil şeyleri (güç, varoluşta sürme) anlama çabası. Ya da Etika'daki formülle: 'Tekil şeyleri ne kadar anlarsak, Tanrıyı da o kadar anlarız.'
Özgürlüğü ve huzuru buldum meczupluğumda; yalnızlığın özgürlüğünü ve anlaşılmamış olmanın huzurunu. Çünkü bizi anlayanlar içimizdeki bir şeye de egemen olurlar.
Platon, yazıda doğru bilginin ancak aldatıcı bir taklidini görmüştü. Fakat zaten yazı, sözü aktarımın geçiciliğini telafi etmek için, yani söylenenleri konuşan kişinin ölümünün ötesine taşımayı güvence altına almak için üretilmişti, ve ancak bu sayede 'sanal iletişim biçimi' mucizesi meydana geldi. Bu yüzden, bilmek gerekir ki yazı, sözlü geleneği değiştirmeyen basit bir ekleme değil; tam tersine, ölümü atlatmanın en âlâ biçimidir zira bütünüyle dolayımsız olmasa da ölüyle diri arasındaki aktarımı bir şekilde devam ettirir.
..ben neyi seversem seveyim, mutlaka sancılı bir kovalamanın sonunda ulaşabilecektim ona ve bu kovalama sırasında, zevk peşinde koşmak yerine, hedefe ulaşmak uğruna önce zevki feda etmek zorunda kalacaktım.