Phaidon, bir ölüm sahnesiyle başlar; fakat asıl konusu ölüm değil, ruhun doğasıdır. Diyalog, Sokrates’in idamından önceki son saatlerini anlatır ancak bu saatler, bir vedadan çok felsefi bir yoğunlaşma anıdır. Ölüm korkusu yerine ruhun ölümsüzlüğü tartışılır.
Platon bu metinde bedeni ruhun bilgiyi hatırlamasını engelleyen bir unsur olarak konumlandırır. Ona göre gerçek bilgi, duyular aracılığıyla değil, akıl yoluyla kavranır. Beden geçicidir; ruh ise hakikate daha yakındır. Bu nedenle filozofun hayatı, bir tür ölüme hazırlık olarak görülür. Ölüm, korkulacak bir son değil; ruhun bedensel sınırlardan arınmasıdır.
Diyalog boyunca ruhun ölümsüzlüğüne dair çeşitli argümanlar sunulur: karşıtlıklar argümanı, hatırlama kuramı ve ruhun basitliği üzerine yapılan tartışmalar. Bu argümanların amacı yalnızca metafizik bir iddia ortaya koymak değildir; aynı zamanda felsefi yaşamın değerini temellendirmektir. Eğer ruh ölümsüzse, erdemli yaşamak geçici bir çaba değil, kalıcı bir yöneliştir.
Phaidon’u güçlü kılan şey, ölümün dramatik yönünden çok, sakinliğidir. Sokrates’in dinginliği, metne neredeyse törensel bir hava verir. Ölüm karşısındaki bu sükûnet, felsefenin yalnızca düşünsel değil, varoluşsal bir disiplin olduğunu gösterir.
Bugün Phaidon’u okurken, ruhun ölümsüzlüğü fikrine katılmak ya da katılmamak ikinci planda kalır. Asıl mesele, insanın nasıl yaşaması gerektiğidir. Platon burada, bedensel arzuların ötesine geçen bir bilgelik tasarımı sunar.
Phaidon, ölümü anlatan bir metin değil; yaşamı nasıl anlamlandırmamız gerektiğini soran bir diyalogdur.