Arkadaşım Müntekim Ökmen’in bana vaktiyle anlattığı bir öykü bu bakımdan çok aydınlatıcı: Eskiden oturduğu apartmanın kapıcısının Melek adında bir eşi varmış. Melek Hanım, adına lâyık gerçek bir melekmiş. Bütün gün sabahtan akşama kadar didinir durur; merdivenleri silip süpürür; her dairenin servisini yapar; üç çocuğunu büyütür; ve hayvan kocasından sürekli dayak yermiş. Ama gene de hiç yakınmaz; hal hatır soranlara çok iyi olduğunu söyler, hep gülümsermiş. Gelgelelim, günün birinde, Müntekim bir de bakmış ki, Melek Hanım, merdivenin alt basamağına çökmüş, yüzünü elleriyle kapatmış, hüngür hüngür ağlamakta. Müntekim, herhalde çok vahim, çok çok kötü bir şey oldu ki, o çilekeş kadın bu hale geldi diye düşünmüş. Ona yaklaşıp, derdinin ne olduğunu sormuş. Melek Hanım, “ah beyim, sorma! Ağlamayım da ne yapayım! Ah, bu ne felâket! İran Kralı, çocuğu olmadığı için Kraliçe Süreyya’yı boşamış “ demiş hıçkırarak.
Onun için sevişmek, o insanlar arasında o kadar tatlı olmakla beraber o kadar nadir tahakkuk eden sevişmek, bu iki saf ve temiz kalp için pek kolay bir şey oldu. Hatta o kadar ki bütün diğer sınıf arkadaşlarına yabancı kaldılar, aralarında hususiyet diğer bir kalbin iştirakine tahammül edemeyecek derecedeydi.
Mesela ikisi de bir şeyi tuhaf yahut garip bulmakta, bir fikri beğenmekte yahut reddetmekte, bir vakadan müteessir olmakta veyahut ona lakayt kalmakta müttefik çıkarlardı.
Fuzulileri, Bakileri, Nefileri, Nabileri, Nedimleri araştırdılar, bir aralık bunların bazısında hele Nefi'de buldukları lisan haşmeti fikirlerini örttü, hislerini bunalttı. Elfazin tantanası altında şaşırdılar, güftesiz bir beste mırıldanmak kabilinden yalnız bu lisan musikisine aldanarak okudular, sonra o musikinin esas ruhuna dikkat etmek istediler. Fakat onlar, o kadar samit yahut o kadar tarraka arasında o derece candan mahrum göründü ki ruhlarını istedikleri gibi titretmekten uzak kaldı.
Şiirin nasıl bir yol takip ettiğini anlamıyorsunuz. Fuzuli'nin saf ve samimi şiirine tercüman olan o temiz lisanın üzerine sanat gibi, ziynet gibi iki belayı taslit etmişler; lisanda onlardan başka bir şey bırakmamışlar, öyle şeyler söylenmiş ki sahiplerine şair demekten ziyade kuyumcu denebilir. Bir ucundan tutulsa da silkilse taş parçalarından başka bir şey dökülmeyecek...