Bir zamanlar çocuklar gökyüzüne bakarak hayal kurardı;
şimdi ekran ışığı onların güneşi oldu.
Her bildirim bir uyarı, her beğeni bir onay, her sessizlik bir reddedilme gibi işliyor zihinlerine.
Ve biz buna “çağın gereği” diyoruz.
Oysa bu çağ, çocuklara en çok sabrı unutturuyor.Sürekli uyarılan beyin ,sükûneti tehlike sanıyor.
Dijital ekranlar, içimizdeki öfkeyi sanki görünmez bir barajda biriktiriyor
ve bir yerden sonra taşan o baraj, okul koridorlarında, arkadaş masalarında, sessiz ağlayan bir yüzün üzerinde patlıyor.İşte o an , aktan zorbalığı sadece bir davranış değil, bir çağın hastalığına dönüşüyor.
Çocuk, öfkesini tanımadan büyüyor;
çünkü dijital dünya ona "duygularla baş etme"yi değil, "duyguları gizleme"yi öğretiyor. Oyunlarda güçleniyor ama empatisi zayıflıyor. Sanal dünyada yenilmez; gerçek hayatta kırılgan.
Ve kırılganlık, kendini koruyamayanın saldırıya geçmesiyle sonuçlanıyor.
Belki de bugünün çocukları bize bir şey söylüyor: Bizi sadece ekranlardan değil, kendi iç sesimizden de kurtarın.
Çünkü onların gözlerinde biriken öfke, bizim suskunluğumuzun yansımasıdır.
Her gün biraz daha büyüyen bu sessiz çığlık, geleceğin vicdanına kazınacaktır.
Eğer şimdi anlamazsak, yarın çok geç olacak.Bir toplum , çocuklarının duygusal dengesini kaybederse, geleceğini de kaybeder.
O yüzden mesele sadece “ekran süresi” değil; mesele insan olmanın ritmini yeniden hatırlamakta. Bir çocuğun yüzüne bakıp gerçekten görebilmekte,
ve ona şu sözü fısıldamakta:
“Senin öfkeni bile seviyorum, çünkü içindeki iyiliğe giden yol oradan geçiyor.”