Ezber bozan bir kitap.
Genel anlamıyla bahsedilen şey; mutlu olma yoluna kendimizi öylesine feda etmişiz ki her şeyin zıddıyla kaim olduğunu unutmuşuz. Yani mutluluğu mutluluk yapan şeyin mutsuzluk olduğunu...
Bu manada güzel bir farkındalık kazandırdı. Uzun zamandır araştırıp benimsediğim stoacılıkla, ya da yin yang felsefesiyle aynı düzlemde bi görüş ve hepsini harmanladığınızda gayet tatmin edici.
Mutlu olalım ama mutsuz olabilmeyi de kabullenelim. Hayat toz pembe değil. İyi kötülüğü, güzel çirkinliği, mutluluk da mutsuzluğu beraberinde getirir ve hepsi bir aradayken bir anlam ifade eder bizlere. Kötülük diye bir kavram olmasaydı iyiliğin bir adı ya da bir anlamı olabilir miydi? Her şey insan için, hatalar, başarısızlıklar, çaresizlikler, mutsuzluklar... Yeter ki kabullenelim. Galiba kilit nokta da bu “Kabullenmek”.
Kitapta insanların mutluluğu ararken mutsuzlaştığından bahsediyor. Ve bu o kadar net bi görüş ki. Mutlu olmaya çok odaklanmış ve şartlamışız kendimizi, aksini kabullenmiyoruz. Herhangi bir başarısızlıkta mutsuzluktan gem vuruyoruz. Halbuki başarısızlığın mutsuzlukla bir alakası yok, mutlulukla da tam olarak alakası olmayabileceği gibi.
Kitabı çok sevdim. İletişim Yayınlarının Psykhe Dizisi çok başarılı olmuş. Kısacık tek solukta bitebilecek aynı zamanda da güzel bir perspektif kazandırabilecek bir kitap olduğunu düşünüyorum. Çeviri çok başarılıydı, çizimler de öyle... Keyifli okumalar!
Aşk romanları okumayı sevmem, aşk üzerine olan kurgular aşırı boğuyor beni. Ama gerçek bir aşkı okumak bundan çok ayrı elbette ki... Hele mevzu bahis Nâzım ise. Nâzım ile Piraye, hiç vuslata erememiş iki âşık. Belki de Piraye Nâzım‘a, Nâzım ise aşka aşık demeliydim. Nâzım’ın kendisini ve ideolojisine o kadar hayranım ki objektif olabileceğimi sanmıyorum. Aynı zamanda Piraye’de gönlümün güzel köşesinde sevdasıyla, onuruyla, gururuyla, vazgeçmeyişiyle ama dönemeyişiyle de duruyor öylece... Nâzım’ın hayatı o kadar üzüyor ki bunu daha nasıl ifade edebilirim bilmiyorum. Bağımsızlığına, egemenliğine, ülkesine, davasına bu kadar düşkün bir adamın yıllarca hatta ömrünce demir parmaklıklar ardında kalmasını asla yediremeyeceğim. Bu, dönemin çoğu şairi için de geçerli elbette.
Bu aşk için Nâzım’a kızamıyorum. Tek kızgınlığım o kadar naif seven bi adam nasıl oldu da sevdiği kadına “Nasıl olsa benden vazgeçmez.” gözüyle bakabildi. Vazgeçişler bazen içinde sevgiyi de barındırabilir. Vuslatın vakti hiç gelmedi ama belli ki kavuşsalardı aşk olmazdı:)
Kitaba gelecek olursak konu güzel işlenmiş olsa da anlatım gerçekten kötüydü. Tasarımın da cezbedici bir yanı yoktu ama yapılan iş kaliteliyse hiç bir önemi kalmıyor tabii ki. Anlatım ve tasarım kesinlikle kitaba basitlik katmış. Halbuki konu gerçekten hoş ve sürükleyiciydi:( Kitap yalnızca Piraye ve Nazım’dan bahsetmiyor, Nazım’ın biyografisi niteliğinde aynı zamanda. Bu da kitabı daha dolu kılıyor. Ama Nazım’ı ve Piraye’yi sevmesem ilgimi çekip okur muydum? Sanmıyorum.
Son olarak;
“Piraye öldü aşkından, yine de dönmedi Nâzım’a...”
Kitabın adına yaraşır bir hikaye gerçekten. Buram buram huzursuz ve umutsuz etti. Umutsuzluğum ve huzursuzluğum tüm insanlığa... Kitap zaten “Beni alıp tekrar karnına soksan bile koruyamazsın artık anne” cümlesiyle başlıyor, daha nasıl huzursuzluğu hissettirebilirdi? Elim ağzımda okudum, mübalağa sıfır.
Tüm savaşlardan, tüm katillerden, tüm soykırımlardan, din kisvesi altında her türlü alçaklığı yapabilecek gücü kendisinde hak bulanlardan, zulümden, zulüme susanlardan, vicdansızlardan, merhamet yoksunlarından, asla utanmayanlardan tiksiniyorum, iğreniyorum.
Okuyun, okuyun da görün daha ne kadar zalimleşebileceğimizi, ne kadar iğrençleşebileceğimizi, kalplerimizin ne kadar katran bağlayabileceğini...
"Alt tarafı bir çiçek koklayıp, bir hayvan sahiplenip, birkaç insan tanıyıp, sevip gidecektik bu dünyadan. Nasıl kötü bir zamana denk geldi ömrümüz... Vicdansızların, sapıkların, katillerin, nefretin, cehaletin ortasına düştük!"
HuzursuzlukZülfü Livaneli · Doğan Kitap · 2017117,6bin okunma
Ece Ayhan’la Saian (Güney Erkurt) sayesinde yıllaaar önce tanışmıştım, Mübeccel şarkısıyla... Hiçbir estetik kaygısı olmadığını da söyleyebilirim. Herhangi bir şiirini okusanız bile hak verirsiniz buna. Kabına sığmayan bir şairimiz Ece Ayhan. Kitapta bayılarak okuduğum bir kaç şiir var. Galata Kantosu ve Mor Külhani. Yeri ve hikayesi çok ayrı kalbimde. Mor Külhani’ninkini Nilüfer Kuyaş ağzından bi okuyun, etkileyici...
düzayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler?
her şey sizin üzerinize, vatan da, millet de, kahramanlık da sizin üzerinize abiler. çoluk çocuktan katil yaratırken utanmadan hala siz en vatanperversiniz. sizin için o kadar basit ve benim için o kadar korkunç ki vatan dediğiniz öldürmekle ölçülüyor derecesi.
tepesine binelim hepsinin abiler! hadi öldürelim hepsini. kitap mı okuyormuş? saçlarını mı kesmiş? afişler mi asmış odasına? sana karşı sesini mi çıkarmış? hadi hepsini terörist ilan edelim abiler. edelim ki kurtulsun o dehşet verici bir aşkla sevdiğiniz vatan, kurtulsun o insanlara bok yedirip sevdirdiğiniz vatan, kurtulsun o kafasına vura vura ''türküm, doğruyum'' diye bağırttığınız çocukların yaşadağı vatan, kurtulsun insanları birbirine bu kadar düşman edip, herkesin herkesten şüphelendiği, herkesin herkese düşman olduğu, bu büyük çoğunluğun dünyanın belki de hiçbir yerinde olmadığı kadar yoğun yaşandığı, farklı olan her şeyin bu kadar paramparça edildiği, kadınların, çocukların, işçilerin, eşcinsellerin, suçu sadece siz bu büyük abilerin topraklarında doğmak olan herkesin bu kadar canından bezdirildiği o yüce vatan kurtulsun.
şiirimiz gül kurutur abiler.
sizin o büyük aşkınıza akıl sır erdiremeden, bir otelde onlarca insanı diri diri yakmanızı izler. vergilerinizi izler şiirimiz. insanların bir eylül günü senden aldığı cesaretle nasıl
Delirdi diyoruz da neden delirdi diyemiyoruz? Delirmiyorlar, delirtiliyorlar, delirmekten başka çare bırakmıyorlar...
Tezer Özlü’nün Yaşamın Ucuna Yolculuk kitabının ardına bunu okumak benim adıma çok yanlış bir seçim olmuş çünkü çok ama çok fazla geldi, psikolojikmen aşırı yordu. Sağlam ve yerinde bi kafayla okumak gerektiği kanısındayım çünkü çok gerçekten çok sarsıyor insanı.
Kitap delirerek ölenlere ithaf edilmiş. Şu şekilde başlıyor “Size kadınlıkla lanetlenmiş bir varoluş hezeyanı anlatacağım.” Kitap başladığı andan itibaren çok tedirgin etti. Bu tedirginlik son cümleye kadar sürdü tabii ki o kadar çok sıkmışım ki kendimi kapağı kapatınca yorulduğumu hissettim. Toplamda 21 öykünün 21 kadınını da o kadar iyi anladım ki. İnsan düşünmeden edemiyor ben bu öykülerin neresindeyim, ya da o kadınlardan herhangi biri de ben olacak mıyım? Çok rahatsız etti bu düşünce. Tıpkı bu kitap gibi...
Kadınlara dair, kadınlar için, kadınların sustukları, yaşadıkları kolay olmayan her şey var kitapta. Tamamen kadınların acılarıyla beslenmiş bu kitap.
Ayrıca Bahadır Baruter çizimlerine de değinmemek olmaz... Öyküler kadar etkileyici ve ürkütücüydü.
Bana farklı bi perspektif katmadı, çünkü farkındayız biz kadınlar genel olarak umarım bir gün farkında olmayanlara da ulaşır da tepeden tırnağa sarsar.
Bir kaç alıntıyla son vermek istiyorum;
"çocuğum hayat gerçekten muhteşemdir. şarkılar da muhteşemdir ama hayat onlardan daha muhteşemdir. hayat bu kadar muhteşem olmasaydı çocuğum, o şarkıları melodi melodi ezberleyecek şevki nasıl bulabilirdik, değil mi ya!"
"bu şehir yüzyıllardır erkektir ve kadınları sevmeyi bilmez. işte bu yüzden, bu şehirde ben her gün kendimi defalarca öldürürüm. bomba olur patlarım; kulesinden, köprüsünden aşağı atlarım. elimde bir bıçak her yerime saplarım.