Geçen gün balkonda kitap okurken, hayatın okuduğum sayfalardan taşıp da yanı başımda somutlaştığı anlardan birini yaşadım. Elimde tam da adına yaraşır bir şekilde “Ne Kitapsız Ne Kedisiz” vardı ve birden balkonun kenarına bir kedi geliverdi. Kitabın kapağındaki o uykuya dalmış huzurlu kedi ile tüylü misafirimi yan yana getirdim ve bu tatlı anı ölümsüzleştirdim. Karnını doyurup bir süre bakıştıktan sonra da misafirim gitti ve geriye o fotoğraf karesi kaldı.
8 denemeden oluşan, kısacık ama dolu dolu bir kitap Ne Kitapsız Ne Kedisiz. Bilge Karasu okumak zor ama okuduktan sonra kendini büyüten, zihnini açan bir deneyim yaşamış oluyor insan. Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı’nı okuduğumda Karasu’nun o katmanlı, felsefi dili beni büyülemişti; bu kez ise kurgu değil, doğrudan yazarın kendi iç sesini taşıyan denemeler vardı elimde ve bunları okumak elbette daha zor.
Adından da anlaşılacağı gibi, Karasu bu kez hayatı anlamlandırırken yanına iki büyük sığınağı, kitaplar ile kedileri almış ve kedi sevgisini, dostluk üzerine kurduğu felsefeyi, yazma sancılarını, dil üzerine yaptığı muazzam sorgulamaları anlatıyor. Yer yer insanı kendi yalnızlığıyla, korkularıyla, dünyaya karşı ördüğü duvarlarla da yüzleştiriyor. Dünyanın tüm gürültüsüne ve karmaşasına katlanabilmenin, insan kalabilmenin yolunun o küçük, huzurlu, şefkatli sığınaklarımızdan geçtiğini anlıyor. Balkonuma gelen o tatlı kedi de belki bunları duymaya gelmiştir. Belki de zaten biliyordur ve bunları kulağıma o fısıldamıştır. Ama her ne ise; bu tatlı tedafüsü yaşamak güzeldi.