Akşam Yıldızı'nı okumaya başladığımda beni kendisine ilk çeken her zamanki gibi İskender Pala'nın üslubu oldu, bu romanında da her cümlesi sizi kahramanımız Sarıca'nın yaşadığı zamana alıp götürüyor. Günümüzle başlayıp eski çağlara uzanıyor kitap.
Yaşanan bir felaketle ölümden dönen Sarıca kendisi gibi sağ kalan açılamadığı aşkı, onun bebeği ve bir köpekle hayatta kalmaya çalışır. Bu süreçte sevgilisiyle ayrı düşer ve izini kaybeder. Ayrılırken dahi ona 'Sen benim sevgilim ve hakikatimsin' diyen Sarıca, hayatını bir arayışla geçirmeye başlar. Sevgilisini aradıkça farkında dahi olmadan, içinden gelen dürtülerle hakikate erişmeye çalışır; hakikate erişmeye çalıştıkça da yeni şeyler keşfedip sorgulamalarının arttığına şahit oluruz. Beni kitaba bağlayan yer bu sorgulamalar oldu kesinlikle. Sorduğu her soruyu iliklerimde hissedip kendince bulacağı cevabı için sayfaları çevirip durdum. Bahsettiğim üslup da burada devreye giriyor, sanki siz Sarıca'nın yoldaşıymışsınız da her şeyi onunla keşfedip sorulara cevabı birlikte arıyormuşsunuz gibi hissettirmeyi başarıyor ve bundan inanılmaz keyif aldım.
Daha sonra Sarıca'nın bulacağı hakikati, bu hakikatle üzerine düşecek görevi ve alacağı kararların ağırlığını okuyoruz...
Kitaptan tam olarak tarif edemeyeceğim bir tat aldım, her cümleyle beni alıp farklı diyarlara götürmesi, düşündürmesi, şaşırtması bir yana; asıl zorluğun, kişinin hakikatini bulduktan sonra yapacağın eylemlerde olduğunu göstermesi beni gerçekten sarstı. Bu tadı almaya değerdi, bazı rahatsız edici kısımları olsa bile iyi ki okudum diyeceğim bir kitap Akşam Yıldızı. Yeniden yeniden sayfalarını karıştıracağıma eminim.