• Matematiğin Özelliği

    Malumdur ki ele alınan her konunun yani objenin, olgunun, sürecin bir biçimi bir de içeriği vardır Aynı şey matematik için de geçerlidir. Onun biçimini geometri, içeriğini aritmetikte buluruz. Buna göre geometri hareket, süreklilik, değişirlik, zamanlılıktır. Buna karşılık aritmetik durallık, süreksizlik, değişmezlik, mekânlılıktır.

    Platon biçimi, hareketi, sürekliliği, değişirliği, zamanlılığı esas aldığından kendi okuluna gireceklerin geometri bilmesini zorunlu kılmıştır.

    Buna karşılık Pythagoras matematiğin içeriğini esas aldığından aritmetiği öne almıştır. Bu suretle matematik yani geometri ve aritmetik bir arada düşünülürse bunlar bir çelişkiyi taşırlar. Zaman mekân, süreklilik sürgitsizlik, devingenlik durallık, değişirlik değişmezliktir.

    Bu durumda ya geometri aritmetiği ayrı ayrı almak, ya da ikisini bir arada alarak çelişkiyi ortadan kaldırmak gerekir. Bu çatışkan durumların bir arada alınıp çözümlenmesine dichotomique yöntem diyeceğiz.

    Uzun zamanlar bunlar birbirinden ayrı çelişir şeyler olarak ele alındı. Oysa geometriyi aritmetiğe, aritmetiği geometriye dönüştürme, diğer bir deyimle, bunları özdeşleştirme konusu ortaya çıktı. Bunu Descartes Kartezyen Koordinat Sistemi’yle gerçekleştirdi. Bu suretle bunları birbirine dönüştürdü. Matematikte ilk devrim böylece gerçekleşmiş oldu.

    Artık geometri ile aritmetik arasında bir çelişkiden söz etmek anlamsızlaştı. Geometride hiç bir emek harcamadan aritmetikteki ilerlemelerin geometriye, yine aritmetikte hiç bir emek harcamadan geometride elde edilecek sonuçlan aritmetiğe uygulamak mümkün hale geliyordu. Böylelikle aritmetik-geometri çatışması da ortadan kalkıyordu.

    Ben bunlardan aritmetiğe (hesap, cebir, analiz) öncelik ve üstünlük tanıdım. Geometriyi ihmal ettim. Aşağı yukarı yakın arkadaşlarım da bu yolu seçtiler. Geometriyi ya da aritmetiği esas alınca artık çatışkanlık ilk bakışta ortadan kalkmış oluyordu. Gerek aritmetik ve gerekse geometri kendi içinde tutarlı idi. Oysa gerek geometri ve gerekse aritmetik ayrı ayrı, kendi içinde de çelişkili idi. Geometride yapılan çalışmalarda görünürde birbirleriyle çatışır çeşitli geometriler ortaya çıktı. Bu birbiriyle çatışan geometriler kendi içlerinde tutarlı fakat birbirleriyle tutarsızdılar. Örneğin bir üçgenin iç açılan toplamı Öklit geometrisinde 180°, Luboçevski, Riemann geometrilerinde 180°’den farklıdır. Şimdi sorun biz bu üç farklı geometrilerden hangisini esas alacağız ve bu çatışkanlığı nasıl çözümleyeceğiz?

    Bu çatışkanlığı Poincare Fucheen fonksiyonlarıyla çözdü. Bu suretle Öklit geometrisini diğerlerine, diğerlerini de Öklit geometrisine dönüştürdü. Bu suretle Descartes’m aritmetiği geometriye, geometriyi aritmetiğe dönüştürme işinin bir başka şeklini Poincare Öklit geometrisini diğer geometrilere, diğer geometrileri de Öklit geometrisine dönüştürmekle gerçekleştirdi. Bu suretle geometriler arasındaki çatışkanlık ortadan kalktı. Böylelikle Poincare matematikte ikinci devrimi gerçekleştirmiş oluyordu.

    Geometride görülen çatışkanlığın benzeri aritmetikte de vardı. Şimdi bunu ele alalım.

    Malumdur ki iki tür sayı vardır: 1— 1,2,3... vb gibi niceliği değerlemeyi gösteren kardinal sayı, 2 — l 2., 3., vb... gibi şurayı yani değerlendirmeyi gösteren ordinal sayı. Bunlardan birincisi durallıkta (mekân) soyutlamada, İkincisi devingenlikte (zaman) soyutla madadır. Zaman ve mekân çelişkisi burada tekrar ortaya çıkar. Öte yandan niceliksel sayılar yapılan işlemler yani toplama çıkarma, çarpma, bölmeler ile sıra sayıları üzerinde yapılan işlemler özdeş tutulmakta ve bu suretle aritmetikte iki çeşit, bir bakıma çelişki, bir bakıma çatışkanlık ortaya çıkar. Gerek niceliksel ve gerekse de sıra sayıları sonsuza kadar gidebilir. Çünkü belli bir niceliğe bir tane daha eklenirse bu mümkündür. O halde ortaya matematikte sonlu ile sonsuz sayılar çelişkisi çıkar. İkincisi matematikte soyutlamalar yapılırken e! de edilen sayılar üzerindeki işlemde sayıların soyutlandıkları cinsler önem taşır. Bu cinslere göre işlemler yapılır. Yani üç elma ile beş karpuz toplanmaz. İşleme konmaz. Ancak üç elma ile beş elma arasında işlem yapılır. Şimdi çeşitli cinsten unsurlan işlem yapabilecek şekilde matematiği geliştirmek gerekir

    Aritmetikte beliren sonlu ve sonsuz çelişkisini meta-matematik, aksiyomatik yolla ortadan kaldırmıştır. Bunu yapanların başmda Hilbert gelir. İkinci bunalımı yani üç elma ile beş karpuz arasında işlem yapmayı cümle teorisi sağlamıştır. Bunun kurucusu da Cantor’dur. Ben aritmetikte çalışmalara başlarken bu Hilbert ve Cantor’un çalışmalarını esas aldım ve o doğrultuda çalışmalara başladım. Bu yolla «süreç»in sürekli ligi ve süreçte bir aşamadan diğer bir aşamaya kuvantum sıçraması ile geçilebileceği görüşüne vardım. Bu suretle sürekli devrim görüşüne geldim. Bu konuyu bir başka incelemede ele alacağım Şimdi, sosyal çabalarıma geleyim.



    * Öğrenci Dernekleri ve Öğrenci Olayları

    1908 Meşrutiyet devriminden sonra öğrenci dernekleri ve öğrenci olayları almış yürümüştür. 1908’den sonraki öğrenci dernekleri ve olayları kesin olarak ya İttihat ve Terakki niteliğini ya da Türk Ocağı niteliğini taşırlar. İttihat ve Terakki niteliğini taşıyanlar ya Hürriyet ve İtilaf fırkasına karşı olma ya da Büyük Kabine’yi devirme doğrultusunda çaba göstermişlerdir. Buna karşılık, Türk Ocağı doğrultusunda olan öğrenci dernekleri ve öğrenci olayları, yine İttihat ve Terakkici olma nitelikleri mahfuz kalma şartıyla Türkçü, Turancılardır. Hürriyet ve İtilaf doğrultusunda olan öğrenci demekleri ve öğrenci eylemleri yok gibidir. Ancak, Hasan Fehmi’nin öldürülmesini protesto niteliğinde cereyan eden öğrenci olaylarında, ileride Hürriyet ve İtilafçı nitelik kazanacak gençler, önemli roller oynamışlardır. Fakat bu nevi olaylar pek azdır. Esas itibariyle öğrenci demekleri ve öğrenci olayları hep İttihat ve Terakki damgasını taşırlar.

    Mütareke yıllarındaki öğrenci olayları ve öğrenci dernekleri ya doğrudan doğruya ya da Türk Ocağı yoluyla İttihat ve Terakkî’ye bağlı idiler. Cumhuriyet Türkiye’sinde de öğrenci dernekleri ve öğrenci olayları CHP ile bağlantılıdır. Ancak, CHP içinde İsmet Paşa-Rauf bey çatışmasında öğrencilerin ve öğrenci derneklerinin mühim bir kısmı Rauf beyden yana olmuşlardır. İsmet Paşa, CHP’ye hâkim olunca Rauf beyden yana olan gençler ve dernekler mimlenmiş, gelişmeleri önlenmiştir. Diğer taraftan Türk Ocağına bağlı öğrenci dernekleri de İsmet Paşanın tutmadığı derneklerdi. Çünkü bunlar Turancı idiler. Oysa İsmet Paşa, Turancılığın karşısında idi. Bütün bu nedenler CHP’yi öğrenci demekleriyle ilgilenmeye, onlara el koymaya itiyordu. Benim Yüksek Mühendis Mektebine girdiğim yıl (1928) CHP öğrenci derneklerine ve MTTB’ne el attı. Gerek MTTB’nin ve gerekse öğrenci derneklerinin idare heyetine gireceklerin CHP üyesi olmalarını önerdi. O tarihte öğrenci, idare heyeti üyesi ise, CHP’li olmasa da, CHP otomatik olarak parti üyesi sayıyordu. Yine o tarihlerle MTTB’nin milli eğitimden, Fakülte Talebe Cemiyetlerinin de üniversiteden bir ödenekleri vardı. CHP’nin isteklerine muhalefet halinde derneklerin bu ödeneklerinin kesilmesi ihtimali de vardı. Gerek MTTB ve gerekse öğrenci dernekleri CHP’nin demek yöneticilerini seçmek isteğine olumlu karşılık verdiler. O tarihlerde MTTB idare heyetinde bulunanlar arasında Tahsin Bekir Balta (CHP Çalışma Bakanı), İbrahim Öktem (CHP Milli Eğitim Bakanı) ...vb. bulunuyorlardı.

    Y. Mühendis Mektebi Talebe Cemiyeti idare heyeti de CHP’nin isteklerine olumlu karşılık vermişti. Bu durum beni çok üzmüştü. Özgürlüksüzlüklere karşı, tek başıma mücadele edeceğime dair, vicdanıma karşı verdiğim sözü hatırladım. Y. Mühendis Mektebi Talebe Cemiyetini, CHP’nin hegemonyasından kurtarmak, ona özgürlük sağlamak benim için bir namus borcu idi. Peki, bunu nasıl sağlayacaktım?

    Bunun için elimde tek imkân, Y. Mühendis Mektebi Talebe Cemiyetini olağanüstü bir kongreye götürmek, bu kongrede idare heyeti kararını iptal ettirmekti. Ben, okulun birinci sınıf öğrencisi idim. Y. Mühendis Mektebi Talebe Cemiyetini olağanüstü kongreye götürmek oldukça zordu. Yakın arkadaşlarıma görüşlerimi açtım; kuvvetli bir taraftar kitlesi olduğunu gördüm. Talebe Cemiyeti üye sayısının beşte birini sağlayacağıma kanaat getirdim. Yakın arkadaşlarımla, olağanüstü kongre için imza kampanyasına geçtik. Gerekli imza sayısını topladık. Takriri idare heyetine verdim. İdare heyeti anlayış gösterdi. Verdiği karardan döndü; durumu MTTB ve CHP’nin ilgililerine bildirdi. Y. Mühendis Mektebi Talebe Cemiyetinin bu kararından sonra diğer öğrenci cemiyetleri de aynı doğrultuda kararlar aldılar. Talebe cemiyetleri konfederasyonu niteliğinde olan MTTB aynı doğrultuda yer aldı. Bu suretle öğrenci dernekleri ve MTTB CHP’ nin vesayeti altına girmedi. Dikkate şayandır ki, bu olaylar karşısında CHP’nin esaslı bir reaksiyonu olmadı. Ancak, o tarihe kadar öğrenci dernekleri, parasız olarak CHP lokallerinde olağan ve olağanüstü kongrelerini yapıyorlardı. Talebe Cemiyetlerinin olağan kongreleri tarihleri gelip çattığında, CHP, lokallerini derneklerin emrine vermedi. Dernekler, bu sefer kongreleri için toplantı salonlarını kiralama yoluna gittiler. Hiç bir salon sahibi kongre için salonunu öğrenci derneklerine kiralamadı. Bu durumda Talebe Cemiyetlerinin idare heyetlerini seçemediklerinden hali acze düştüler. T. Medenî Kanunu’na göre hukuken şahsiyetlerini yitirdiler, yıllık olağan kongresini akdetme imkânını Y. Mühendis Mektebi Talebe Cemiyeti de bulamadı. Cemiyetin hukuken kapanması gerekiyordu. Bu durumda kongre aktedmeden, kapanmayı önleme imkânları olup olmadığını araştırmaya başladım. Türk Medeni Kanunu’nda bir cemiyet üyelerinin yazılı olarak ittifak ettikleri hususun kongre kararı niteliğinde olduğu hükmünü gördüm. Bu durum da ittifakla ve yazılı olarak bir idare heyeti kişileri üzerinde mutabakata varılmasıyla, Y. Mühendis Mektebi Talebe Cemiyetinin hukuken kapanmasını önleme imkânı vardı. Bu yolda yakın arkadaşlarımla konuşmalar yaptım. Görüşmelerim sonunda bunun çıkar bir yol olmadığı kanısına vardım. Yüksek Mühendis Mektebi Talebe Cemiyeti de diğer talebe cemiyetleri gibi kapandı.

    Serbest Cumhuriyet Fırkasının kuruluşuna kadar öğrenci dernekleri CHP’nin kontrolünü kabul etmediklerinden kanunen değil fiilen kapandılar. MTTB de öğrenci derneklerinin birleşmesinden meydana geldiği için o da dolaylı olarak kapanmıştı. Hukukî nedenlerini bilmiyorum. MTTB’nin parası İş Bankasında bloke edildi, eşyası da «Muallimler Birliği»nin şimdi Çevri Kalfa İlkokulu olan binada bir odaya dolduruldu, yed-i emine verildi.

    MTTB kapanmadan önce, milli eğitim bütçesinden bir ödenek alıyordu. Bu paranın kullanım hakkı tamamıyle idare heyetinin elinde idi. Ayrıca her yıl Uluslararası Talebe Birliği Kongresine idare heyetinden sivrilen kimseler katılıyordu: Bu kişiler de CHP kadrolarına alınıyor, CHP’nin müstakbel milletvekili adayı durumuna geliyorlardı. Genel olarak MTTB genel başkanlığı ve idare heyetini ele geçirmede Tıp’la Hukuk fakülteleri mücadele halindeydi. MTTB’nin kapanmasına rastlayan dönemde, idare heyetinde hukuk fakültesi egemen durumdaydı. Başkan da, Demokrat Parti iktidarı döneminde kurulan Hürriyet Partisi’nin kurucularından Ferruh’du. Tıp fakültesi muhalefeti temsil ediyordu. Muhalefet grubu MTTB idare heyetini yani hukukçuları solculukla itham ediyordu. O tarihlerde bir de «Türk Ocağı» vardı.

    Türk Ocakları CHP’ye karşı, milliyetçi, Turancı bir kuruluştu. Bu kuruluş MTTB’nin tıbbiyeliler grubuyla birlikte hareket ediyordu. MTTB’nin, talebe cemiyetlerinin hal-i acze düşmesi dolayısıyla kongresini yapamadığı bu tarihlerde Türk Ocakları gençlik üzerinde vesayet kurmuş gibiydi. Türk Ocağı salonlarında zaman zaman üniversite gençliği adına toplantılar yapılır, solculuk tel’in edilirdi. Hemen şunu belirtelim ki bu hareketlerin hiç birine katılmadım ve bunların anlamını kavrayamadım.

    Serbest Fırka’nın kurulmasıyla öğrenci derneklerinin kongre akdi imkânı belirdi. Bu durumda Y. Mühendis Mektebi Talebe Cemiyetinin kurulması imkânı doğdu. Bende bu cemiyetin idare heyetini ele geçirme isteği belirdi. O dönemlerde, şimdiki fikir kulüplerinin ilkel biçimi olan musahabe kulüpleri vardı. Bu kulüpler yalnız Y. Mühendis Mektebinde ve Robert Kolejde vardı. Musahabe kulüplerine öğrenciler pek rağbet etmiyorlardı. Bu itibarla kolaylıkla musahabe kulübü idare heyetini ele geçirdik, ben de kulübün sivrilmiş kişisi durumuna geldim. Musahabe kulübünün sivrilmiş bir kişisi olmam dolayısıyla «Yüksek Mühendis Mektebi Talebe Cemiyeti» idare heyetine de kolayca seçildim. Yüksek Mühendis Mektebi Talebe Cemiyeti idare heyetinde sıradan bir kişiydim. İdare heyetinde yüksek sınıfta olan arkadaşların sözü daha çok geçiyordu. Aynı dönemde, diğer fakülte ve yüksek okullarda da talebe cemiyetleri kuruldu. Talebe cemiyetlerinin kuruluşundan sonra MTTB’nin kurulması konusu ortaya çıktı, MTTB’nin genel başkanlığına, genel sekreterliğine göz dikmiş olan Tıbbiye, Hukuk, Mülkiye, Edebiyat talebe cemiyetleri ayrı ayrı MTTB’ nin kurulması için harekete geçtiler. Bu yerlerde gözü olmayan talebe cemiyetlerini kendilerinden yana çevirmeye çabaladılar; özel toplantılar yapmaya başladılar, özel toplantıları genel toplantılar izledi. Bu genel toplantılara «Yüksek Mühendis Mektebi Talebe Cemiyeti»ni de çağırdılar. YMMTC idare heyeti, bu bu toplantılara önem vermiyor, genellikle beni yolluyordu. Buna karşılık, genel başkanlıkta, genel sekreterlikte gözü olan talebe cemiyetleri bu toplantılara özel bir itina gösteriyorlar, temayüz etmeye çalışıyorlardı. Bu toplantılarda, ilk önce MTTB’nin hukukî-kanunî durumu ele alınmıştı. Bu konuda Hukuk ve Mülkiye farklı görüşte idiler. Hemen şunu söyleyeyim ki. Mülkiye hazırlıklı gelmişti. Bana Mülkiye’nin görüşü daha tutarlı geliyordu. Mülkiyelilerin tezi özetle şöyle idi: Herhangi bir cemiyet kanunî süresinde organlarını kuramaz, çalışamaz hale gelirse, Medenî Kanuna göre o dernek fesholmuş sayılır. MTTB de kanunî süresinde idare heyetini seçemediği için fesholmuştur. İşte bundan ötürü MTTB’nin mal ve eşyaları da «Muallimler Birliği» emanetine verilmiştir. Bu itibarla MTTB’yi biz yeniden kurmalıyız diyorlardı. Buna karşılık Hukukçular, dernek kendini feshetmedikçe hal-i acizde şahsiyetini muhafaza eder, fesholmuş sayılmaz diyorlardı. Bu itibarla yeniden MTTB’yi kurmaya gitmeye gerek yoktur. (MTTB) ’nin son idare heyeti, bizi olağan ya da olağanüstü bir kongreye çağırır, idare heyetimizi seçer, çalışmalarımıza başlarız tezini savunuyorlardı.

    Mülkiye’nin ve Hukuk’un tezlerinin pratikte yansıması şu idi:

    Mülkiyenin tezi benimsenecek olursa, MTTB’nin bankadaki parasına, yed-i emindeki eşyalarına el sürmememiz gerekecektir.

    Hukukçuların tezi benimsenecek olursa, MTTB’nin kurulması için eski idare heyetinin MTTB’ni harekete geçirmesi gerekecektir.

    Kısacası Mülkiye ve Hukuk tezlerinin yansıması, fesholmuş dernek ile, görev yapamaz duruma düşmüş dernek statülerinin pratikteki yansımasıdır.

    Mülkiyeliler, Medenî Kanunu’muza göre, fesholmuş bir derneğin mallan, aynı amaçla kurulacak yeni bir derneğe verilir, hükmünden faydalanarak. MTTB’yi yeniden kurarak, eski MTTB’nin mallarına el koyabiliriz diyorlardı.

    Konuşmalar sonucunda durum şöyle bir çözüme bağlandı. MTTB son idare heyeti, olağanüstü kongre için vilâyete müracaat edecek, şayet vilâyet bu dilekçeye olumlu cevap verirse kongre toplanıp çalışmalarına başlayacaktı. MTTB’nin son idare heyetinin olağanüstü kongre isteğine vilâyet, bu dernek münfesihtir, bu itibarla olağanüstü kongre toplayamazsınız derse, o takdirde MTTB’nin yeniden kurulması yoluna gidilmesi uygun görülmüştü. Bu durumda iş, MTTB son idare heyetini bulmaya ve onları harekete geçirmeye gelmiş dayanmıştı. Oysa ne MTTB son idare heyeti vardı ne de son idare heyeti bulunsa bile, bu heyetin böyle bir müracaat yapması ihtimali vardı.

    Bu itibarla MTTB’yi yeniden kurmaktan başka çare yoktu. Fakat, genel başkanlığı ya da genel sekreterliği garantiye almadıkça, hiç bir talebe cemiyeti bu konuda insiyatifi eline almıyordu. Neticede, MTTB son idare heyetinden Yüksek İktisad ve Ticaret Mektebinden Şahap, olağan kongre için vilâyete müracaat etti. Dilekçe olumlu karşılandı. Bu suretle MTTB olağan kongresi toplandı.

    İnsiyatifi elinde tutan talebe cemiyetleri «YMM TC» MTTB temsilcileri üyeleriyle kişisel ilişkiler kurarak bu kuruluşun oylarını kendi lehlerine kazanmaya çalıştılar ve bunda da başarılı oldular. Bu suretle Yüksek Mühendis Mektebi Talebe Cemiyeti (YMMTC) idare heyeti üyeleri arasında çelişmeler çatışmalar başladı. Bunun doğal sonucu olarak, YMMTC idare heyeti istifa etti. Olağanüstü kongreye giderek yeni idare heyetinin seçilmesi zorunluğu belirdi. Bu tarihe kadar YMMTC’de etkisiz bir kişiydim. İnsiyatif yüksek sınıflardaki arkadaşlarımızın elindeydi. Ama idare heyetinin istifa etmesi olağanüstü kongreye gidilmesi döneminde insiyatif tamamıyle benim elime geçti. Şimdi bunun hikâyesini anlatalım:

    «Musahabe Kulübü» nün etkili bir kişisiydim. Musahabe Kulübü üyeleri de YMMTC’de etkiliydiler. «Musahabe Kulübü» arkadaşım Süfyan Özelli YMMTC ’nin idare heyetini kurma konusunda beni uyardı, kolaylıkla bir grup kurduk. Grubumuzun kurulmasında ve gelişmesinde ilk çabalar tamamıyle Süfyan Özelli’ye aittir. Süfyan’ın ciddî çalışmaları olmasaydı ne grubumuz ne YMMTC idare heyeti ve hatta ne de MTTB idare heyeti kurulamazdı. Şöyle ki: Süfyan birbiriyle anlaşabilecek, bir grup kurabilecek kişileri oldukça isabetli tespit etmiş ve ilk nüveyi kurmuştu. Bu nüvede Türkiye politika hayatına katılmış kişilerden Tevfik İleri, (rahmetli eski DP Millî Eğitim Bakanı) Şevki EErker, (eski DP Erzurum milletvekili), Cevdet San (eski DP Gaziantep milletvekili) da vardı. Grubumuza çalışma yöntemini ben şöyle teklif ettim.

    Herhangi bir seçimde seçilecek üye sayısının % 51'inin grubumuz mensuplarından, kalanının ise grubumuza mensup değil, fakat bize eğilimlilerden oluşmasını sağlayacak şekilde seçimlerde çalışmaktı. Bu suretle çalışmalarımız sırasında çalışmasını beğendiğimiz kişiyi grubumuza katabilecektik. Görüşümüze yakın

    görüşte olanları saptamada da «anket defterleri» adını verdiğimiz defterleri kullanacaktık. O tarihlerde daha çok genç kızlar arasında yaygın olan «hangi sözleri seversiniz, eşinizin boyu ne kadar olmalı» gibi soruları taşıyan «anket defterleri»ni örnek alarak sosyal sorunları kapsayan çeşitli defterler düzenledik. Bunlar arasında «hece veznini nasıl buluyorsunuz» şeklinde edebiyat sorularını içeren veya «köylünün yükselmesi, çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırılması için ne yapılmalıdır» biçiminde sosyal soruları kapsayan «anket defterleri» de vardı ve bunları yalnızca YMM öğrencileri arasında değil, diğer fakülte ve yüksek okullara da yolladık. Bu defterleri düzenlemede iki amaç gütmüştük. Biri ankete verilen cevaplara göre bize yakın kişileri saptamak, İkincisi anket defterlerini okuyacak olanları etkilemekti. Bu etki grubumuzun mensuplarının defterlerde anket sorularına verdiği cevaplar yoluyla oluyordu. Anket defterlerimizden biri kaybolmuştu. Bu defter Tevfik İleri’nin yeni edebiyatımıza ait anket defteriydi. Defter, Tevfik’in verdiği Mülkiyeli bir öğrencide kayboldu. Bu defterdeki Tevfik’in cevabı ele geçirilerek kayboluşundan yirmi yıl sonra (1953-1954 yılları) Ulus gazetesinde Tevfik İleri’nin gençliğinde solcu olduğunu ispat etmek amacıyle yazının fotokopisi yayınlandı. İşte biz bu suretle gerek YMM’de ve gerekse diğer fakülte ve yüksek okullarda görüşlerimize yakın kişileri saptamış ve görüşlerimizi de pek çok kişilere benimsetmiştik. Bu olaylarda Süfyan’ın önemli rolü vardır. Söz sırası gelmişken biraz ondan bahsedelim: Yüksek Mimar-Mühendis olan Süfyan uzun yıllar serbest çalıştı, müteahhitlik yaptı, politikaya girmedi. 27 Mayıs 1960’dan sonra politika hayatına karışmak istedi. Metin Toker’in yayınladığı «Akis»

    dergisinde parti kurma doğrultusundaki çabaları üzerine geniş bilgiler vardır. 27 Mayıs 1960’dan sonra parti kurmada Süfyan öncülük etmiştir. O tarihlerde daha başka gruplar da ve bu arada Tahsin Demiray grubu da harekete geçmiş bulunuyorlardı. Bu gruplar birleşerek Adalet Partisi (AP) doğdu. Ancak AP’nin kapatılması halinde diğer gruplar harekete geçmek üzere yedeğe bırakıldı.

    Süfyan’m gayretiyle kurduğumuz grup YMMTC’ de en etkin gruptu, duruma tamamıyle hâkim olacağımız kanısı yaygınlaştıkça karşımızda hiç bir grup kalmadı. YMMTC olağanüstü kongresini toplamaya yetkili kişi ve organlar konuyla ilgilenmez oldular, or tada bu işi çevirecek yetkili bir tek arkadaşım vardı. Ekrem (rahmetli Ankara Bayındırlık Müdürü Ekrem Güneri. İdare heyetinden istifa etmiş olmama rağmen olağanüstü kongrenin hukukî ve idari bütün çalışmalarını Ekrem'in bana yetki vermesiyle ben yaptım. Süfyan’la beraber bir idare heyeti listesi yaptık. Süfyan görev almadı, idare heyeti başkanlığına grubumuzla ilişkisi olmayan tarafsız bir kişiyi seçtik. Bu, Nüzhet (rahmetli Mardin Bayındırlık Müdürü Nüzhet Doğan)'ti. Ben genel sekreter oldum. Tevfik de idare heyeti üyesi. Diğer arkadaşlarımız Sadık (rahmetli İller Bankası müfettişlerinden Yüksek Mühendis Sadık Taşkömür), Beşir (rahmetli Gaziantep Belediye Reisi Yüksek Mühendis Beşir Bayramoğlu) vb. idi. Bu vesileyle Talebe Cemiyetinde beraber çalıştığımız, hakkın rahmetine kavuşmuş Lâtif (rahmetli Bayındırlık Bakanlığı Yapı işleri reis muavini Lâtif Doğu), Kemal (rahmetli Bayındırlık Bakanı Kemal Zeytinoğlu), Mustafa (rahmetli Teknik Üniversite rektörü Mustafa İnan) arkadaşlarımı rahmetle anarım. İdare heyetimiz Arı adlı bir dergi ile bir öğrenci tüketim kooperatifi kurdu. O tarihe kadar MTTB ’nin kuruluş çalışmalarında (1928-1931) insiyatif Hukuk ve Tıbbiyede idi. Bu dönemden sonra insiyatif Mülkiye’ye geçti. Mülkiye (Siyasal Bilgiler Fa kültesi) ’nin MTTB’nih kuruluşu için yaptığı ön ça lışmalara YMMTC adına ben katıldım. Fakat bu seferki katılmam, öncekilerden farklı idi. Çünkü önceki toplantılarda YMMTC’nin yürütücüleri arasında değildim. Karar verme yetkim yoktu. Oysa şimdi homojen bir idare heyetinin temsilcisi olarak bulunuyordum. İdare heyetinin ne tip kararları onaylayacağı kpnusunda kesin bir görüşüm vardı. Bu itibarla MTTB ön çalışmalarında daha atılgan hareket edebilme imkânım vardı.

    Mülkiye’nin insiyatifinde olan toplantılarda insiyatif Mülkiye’dçn Edebiyat Fakültesi’ne geçti. Geçiş şöyle oldu. Mülkiye’nin tezi uygun görülüyordu. Mülkiye’de Haluk (DP bakanlarından Haluk Şaman) ’a göre MTTB mâhiyeti itibariyle talebe cemiyetleri konfederasyonudur. Oysa tüzük bir konfederasyon tüzüğü değildir. Bir birlik statüsüdür. Bu itibarla «MTTB’nin tüzüğünün konfederasyon esasına göre değiştirilmesi gerekir» tezini öne sürdü. Edebiyat Fakültesi de bu görüşe katıldılar. Edebiyat’tan Niyazi (Prof. Niyazi Berkes), Macit (Prof Macit Gökberk) de bu görüşü daha kuvvetle desteklediler. İnsiyatif Mülkiye’den Edebiyat’a böylece geçti. Bu arada Hukukçular federasyon tezini, YMMTC de union (birlik) tezini savunduk. Bizim gerekçemiz, madem ki tüzüğümüz birlik statüsü doğrultusundadır. Buna göre MTTB’nin m? hiyetini buna göre yapalım idi. Gerçekte konfederaSyon tezi en doğru tezdi. Federasyonun savunulmasına imkân yoktu. Bizim «birlik» tezimiz de aslında geçersizdi. Ama insiyatifin Mülkiye, Edebiyat ya da Hukukta kalmaması için başka bir tez atmamız zorun- luğu vardı. Bu zorunlukla federasyon ve konfederasyon tezlerine cephe aldık. «Birlik» tezini motif olarak savunduk. Toplantıda konfederasyon görüşü benimsendi ve bu konfederasyonu kurmak üzere bir kongre yapılması uygun görüldü. Kongrede Mülkiye-Edebi- yat’m konfederasyon tezine karşı Hukuk fakültesi talebe cemiyetinin federasyon ve bizim «birlik» tezlerimiz öne sürüldü. Pek doğaldır ki büyük çoğunluk mantıksal olan «konfederasyon» görüşünü benimsedi. Bu suretle bütün talebe cemiyetleri Hukuk ve YMM (Yüksek Mühendis Mektebi) hariç, konfederasyon tezinde birleştiler. Burada hukuk Fakültesi insiyatifi ta- mamıyle yitirdiğini anladı, MTTB idare heyeti seçimlerinde Hukuk fakültesinin bir üyelik alamayacağı açıktı. MTTB üyeliğinden federasyon tezi kabul edilmediği gerekçesiyle ayrıldı. Arkadan biz de «birlik» görüşü benimsenmediği gerekçesiyle ayrıldık. Bu suretle MTTB’de konfederasyon görüşü eksiksiz olarak benimsendi. Artık MTTB’de kalan talebe cemiyetleri görüş itibariyle homojen (birtürden)’diler. Ama genel başkanlık, genel sekreterlik konusunda anlaşmazlığa düştüler. Tıbbiye’den Muzaffer (rahmetli CHP Gaziantep milletvekili Muzaffer Canbolatl’in listesi ile Mülkiye’den Haluk’un listesi seçime girdi. Sonuçta her iki listenin oylan da eşit çıktı Bu suretle MTTB’ne mensup on talebe demeğinden beşi bir yanda, beşi bir yanda idi. Hukuk veya biz MTTB’ne dönersek oyumuz idare heyetinin hangi gruptan olacağını tayin edecekti. Hukukun MTTB’ne dönmesi olamazdı. Çünkü genel başkanlığa oynuyorlardı. Oysa bizim böylE bir iddiamız yoktu. Bu itibarla bizim «birlik» tezimize ödün verilmesi halinde bizim MTTB’de yerimizi almamız mümkündü. Mülkiye - Edebiyat grubu ile birlik konfederasyon konusunda çeliştiğimiz için onların bize bir ödün vermesi mümkün değildi. Buna karşılık Tıbbiye ile herhangi bir çelişkimiz olmamıştı. Tıbbiye federasyon, konfederasyon, birlik konularında hiç konuşmamış, bizimle bir anlaşmazlığa düşmemişti. Bu itibarla bize bir ödün verebilirdi. Üstelik Tıb Temsilcisi M. Canbolat Gaziantep’in kurtuluşunun yıldönümü dolayısıyle Gaziantepli gençlerin yaptığı toplantıda mevcut tek parti-tek şef düzenini eleştirmiş ve polisçe gözaltına alınmıştı. Bu tutumundan dolayı bizim ona sempatimiz de vardı. Muzaffer ve grubunun genel başkan vekili Necmi (rahmetli DP İstanbul milletvekili Necmi Ateş) bizimle konuşarak MTTB tüzüğünün bizim savunduğumuz «birlik» esaslarına göre düzenlenmesini kabul ettiklerini ve bu programı gelecek kongreye kadar hazırlayıp, kongreye sunmayı vaat ettiler. Bizim de MTTB’deki yerimizi almamızı dilediler. Biz de MTTB’deki yerimizi aldık. MTTB idare heyetine arkadaşımız Sadık (Taşkömür)’ı seçtirdik. Bu suretle 5’e karşı 6 oyla Muzaffer’in listesi kazanmış oldu. Mülkiye-Edebiyat grubu seçimi kaybettiklerini anlayınca bu sefer bu talebe demekleri MTTB ’den çekildiler. Bu suretle daha önce çekilmiş Hukuk Fakültesini de katarsak altı talebe cemiyeti MTTB içinde altı talebe cemiyeti de MTTB dışında kalıyordu. Artık MTTB’nin yüksek tahsil öğrencilerini temsil edip etmediği bir tartışma konusu olabilecek nitelikteydi. Muzaffer’in temsil ettiği idare heyeti MTTB’nin «Muallimler Birliği» ndeki eşyaları ve bankada dondurulmuş bulunan paralarını kurtardı. Aklımda kaldığına göre bu para on bir lira dolayındaydı. Bu idare heyetinin başarılarından biri de MTTB adına bir heye,tin Anadolu’yu (Balıkesir, Eskişehir, Kütahya, Ankara, Sivas vb.) dolaşmasıdır. Bu dolaşmanın da Devlet Demiryollarında bedava olmasını ve yatılı o kulların bulunduğu yerlerde yatıp içmeyi CHP Istanbul il başkanı Cevdet Kerim İncedayı sağlamıştır. Bu heyete ben de katıldım, heyet arkadaşlarımdan hatırlayabildiklerim Muslih (Sadi Irmak kabinesinde Devlet Bakanı Muslih Fer), Perihan (Prof. Perihan Çambel’dır. Bu seyahati düzenlemede Muzaffer Canbolat ile Necmi Ateş’in hizmetleri büyüktü. Ancak seyaha tin düzenlenmesi Türkiye halkıyla üniversite gençliği arasında bir bağ kurma noktasında yetersizdi. Biz Muzaffer Necmi ekibiyle yukarıda belirttiğimiz gibi aynı doğrultuda değildik. Bu itibarla seyahatte rastlanan aksaklıkları saptamak ve kongrede bu ekibe karşı kullanmak yöntemini güdüyorduk. Ancak kongreyi beklemeden de bu eleştirilerimizi kamuoyuna sunmada bir imkân doğdu, o da o tarihlerde (1931) yeni yayınlanmaya başlanan Türkçü köycü «Atsız> adlı dergiydi. Bu derginin öne sürdüğü tezleri bizler de· benimsemiş MTTB’ne o doğrultuda bir yön vermek istemiştik. Konuya açıklık getirmek için Atsız Mecmuası üzerinde durmak gerekir.

    * Atsız Mecmuası

    Bu mecmua kendini Türkçü ve köycü olarak tanıtıyordu. Ama ne Türkçülükten ne de köycülükten ne anladığını açıklamıyordu. CHP’ye karşıt idi. Derginin Türkçülükten köycülükten ne anladığını açık lamamış olması bir bakıma CHP’ye karşıt olan gençlerin bu dergiye yakınlık göstermesini sağlıyordu. Ben

    de Tevfik de bu derginin doğrultusunda yer almıştık. Dergi CHP karşıtı (CHP’nin gerek sağında ve gerek solunda) olanları sinesinde toplamıştı. Benim ilk yazım «Atsız»da çıktı. Tevfik’in birinci yazısı «Arı»da, ikinci yazısı da «Atsız»da çıktı. Bu yazılarında T İleri Hemşinli takma adını kullandı. «Atsız»da yanılmıyorsam eğer Sabahattin Ali’nin, Pertev Naili Boratav’ın, Abdülbaki Gölpınarlı’mn da akademik olmayan yazıları ilk defa bu dergide yayınlanmıştı. Derginin Türkçülüğünü anti-emperyalistlik ve köycülüğünü de «Halkçılık» olarak anlayanlar «Atsız»ın sol kanadını teşkil ediyorlardı. Pertev Naili, Sabahattin Ali, Abdülbaki Gölpınarlı ve hatta ben bu kanattan sayılabilirim.

    «Atsız» ın Türkçülüğünü, ırkçılık, köycülüğünü de eşrafçılık, bölgecilik biçiminde anlayanlar da derginin sağ kanadını teşkil ediyorlardı. Nihal Atsız, Orhan Şaik Gökyay, Safaeddin Karanakçı da bu kanattan sayılabilir. «Atsız»ın gerek sağcı ve gerek solcu kanatlarına mensup bu kişiler, bizlerden yani MTTB yürütücülerinden yaşlı idiler ve aramızda bir bağ yoktu. Biz Türkçülüğü ve köycülüğü tamamıyle bulanık bir şekilde anlıyor, Türkiye halkının saadeti biçiminde yorumluyor, CHP’nin tasfiyesi şeklinde niteliyorduk. İşte MTTB genel kongresine muhalefet grubu olarak katılan bizler doğrultumuzu bu «Atsız» mecmuadaki doğrultumuza paralel olarak getirmiştik.

    * MTTB’deki Çalışmalarım

    Eski MTTB’nin malları, yeni MTTB’nin yaşaması için gerekli maddî olanağı hazırlamış oldu.

    Bu arada MTTB’nin tüzüğünün «birlik» esaslarına göre düzenlenmesi konusunda bir komisyon kuruldu. Bu komisyonda ben raportör idim. «Birlik» esaslarına göre kongreye sunulmak üzere bir tüzük hazırladık.

    Benim esas çalışmalarım YMMTC’de oldu. Türkiye’de ilk yerli mallar mitingini 1931’in son günü biz düzenledik. Ben YMMTC idare heyetine böyle bir miting yapılmasını önerdim. İdare heyeti de uygun gördü. Diğer talebe cemiyetlerine birer mektup yazarak bu işin organize edilmesini istedik, olumlu cevaplar aldık. İşin teknik tarafını düzenleme ile ben görevlendirildim. Mitingin yapılabilmesi için kapalı bir salonun bulunması, pankartların yazılması az çok bir paraya ihtiyaç gösteriyordu. Bu işleri asgarî masrafla yapabilmek için çalışmalara başladım. «Millî İktisat Cemiyeti» başkanı Daniş beyle yerli mallar pazarı yayın ve propaganda şefi Abidin Daver beyle görüştüm. Bunlardan gerekli yardım vaadini aldım. Pankartlar için gerekli bezi ucuz bir fiyatla temin ettim. Ancak bunlar işin olumlu olabilmesi için CHP İstanbul il başkam Cevdet Kerim beyin muvafakatinin alınmasını öğütlediler. Daniş beyin tavsiyeleriyle Cevdet Kerim (İncedayı) ile görüştüm. Onun da muvafakatmı sağladım. Bu suretle Fen Fakültesi konferans salonunu temin ettik. Ayrıca millî eğitim müdürü yoluyla liseli öğrencilerin okul idareleriyle beraber bu toplantıya katılmalarını sağladık. Pankartlardaki sloganları tespit ettik. YMM öğrencileri de pankartları hazırladılar. Bizim düşüncemize göre yılın son günü Fen Fakültesi konferans salonunda kapalı bir toplantı yapılacak, Beyazıt’tan Taksim’e bir yürüyüş yapılacak, konuşmalar olacak, anıta da çelenkler konacak ve dağılacaktık. Bu mitingde biri kapalı Fen Fakültesi salonunda, diğeri Taksim’de olmak üzere her talebe cemiyetinden iki kişi konuşacaktı. Mitingin hazırlayıcısı YMMTC olması dolayısıyle ilk konuşmayı YMMTC’nin yapması, sonrakilerin de alfabetik sıraya göre olması uygun görüldü. YMMTC adına Fen Fakültesindeki konuşmayı Tevfik, Taksim anıtındaki konuşmayı da Himmet (rahmetli DP Konya milletvekili Himmet Ölçmen) yapacaktı. Yerli mallar mitingi başarıyla sonuçlandı. Özellikle Tevfik’in (İleri) konuşması büyük yankı uyandırdı, güçlü bir halk hatibi olduğu bütün incelikleriyle belirdi. Mitingdeki konuşmanın etkisiyle Cevdet Kerim Incedayı MTTB’den bir heyetin Anadolu’yu dolaşmasmı da sağlamıştı.



    Bizim YMMTC’de, Musahabe Kulübünde gösterdiğimiz başarılar kendi okulumuzun sınırlarını aşıyor, diğer okul ve fakültelerde de olumlu yankılar bırakıyordu. Bizim grubumuz genellikle Musahabeciler diye anılıyordu. Bunun nedeni Musahabe Kulübünün üyeleri olmamızdı. Anket defterleri yoluyla Yüksek Muallim Mektebinde, Edebiyat Fakültesinde, Tıbbiye’ de bize yakınlık gösteren bir arkadaşlar grubu da sağlamıştık. Bu arada Galatasaray’daki Vagon Lee şirketinde şirket müdürü orada çalışan bir Türk memura kızmış ve ona Türklüğü tahkir edici sözler söylemiş, bu durum günlük gazetelere de intikal etmişti. Yatılı okullardaki öğrenciler arasında bu haber çok fena bir tesir bırakmış, şirkete, şirket müdürüne gerekli infialin gösterilmesi uygun görülmüştü. Yatılı okullar arasında yapılan telefon görüşmeleriyle Vagon Lee’nin tahribi kararlaştırılmıştı. 1932 yılının ilk haftalarında Yüksek Mühendis Mektebi öğrencileri olmak üzere Yüksek Muallim ve Orman Fakültesi öğrencileri Galatasaray'daki Vagon Lee merkezini bastılar, polis müdürü Fehmi Kıral başta olmak üzere bi emniyet ekibi, itfaiye Vagon Lee’yi korumaya çalıştılar. Polis müdürü Fehmi Kıral bir hayli tartaklandı emniyet mensupları Vagon Lee civanndan geçenleri olayla ilişkili olup olmadığına bakmaksızın yakaladı, yakalananların sorgusunda herhangi bir ipucu elde edemedi. Bunun üzerine MTTB başkanını sorguya çekti. Gerçekten onun ve idare heyetinin ve diğer öğrenci derneklerinin bu kararla ilişkileri bile yoktu Karar demekler tarafından değil öğrenciler tarafından alınmıştı. Başkan, tahminî birtakım isimler, bu arada benim ve Tevfik’in adını verdi. Oysa hareket Yüksek Muallim Mektebinde düzenlenmiş, biz de katılmıştık. Hareketi düzenleyenlerin önde gelenlerini bugün bile bilmiyorum. Bana durumu telefonla Adnan (rahmetli millî eğitim müsteşarı Adnan Ötüken) iletmişti.

    MTTB’nin yıllık kongresi yaklaşıyordu. MTTB’den ayrılmış talebe cemiyetlerinin MTTB’ne dönmelerini sağlamak oldukça zordu. Hazırlayacağımız tüzük talebe cemiyetlerinin etkisini asgariye indirici doğrultuda olmalıydı. Tüzüğü buna göre hazırladım. MTTB üyeleri talebe cemiyetleri yani tüzel kişiler değil gerçek kişiler olmalıydı. MTTB her fakülte ve yüksek okulda üye kaydedecek, üye sayısı ne olursa olsun Yüksek Okullar ve Fakülteler MTTB’ye eşit sayıda yani 5’er delege gönderecek, bu delegeler MTTB’yi oluşturacaktı. Görülüyor ki bu işleyiş içerisinde talebe derneklerinin hiç bir fonksiyonu kalmıyor, gerçek kişilere geçiyordu, örneğin Mülkiye’de ya da Edebiyat’ta okuyup da MTTB’ne kayıtlı üye sayısı beş bile olsa kongrede fakültesini diğer fakültelere eşit haklarla bu beş kişi temsil edebilecekti. Bu tüzüğü kongreden geçirdik ve bu tüzüğe göre üye kaydı yaparak, MTTB’den ayrılmış olan Edebiyat, Mülkiye, Ticari İlimler Akademisi talebe cemiyetlerini etkisiz hale getirdik. Bu şartlarda MTTB kongresini topladık. Millî Türk Talebe Birliği idare heyetine YMM’nden biz (Tevfik, Şevki ve ben) üç kişi olarak girdik. Tevfik MTTB genel başkanı oldu. Ben ve Şevki içişleri komitesinde görev aldık.

    MTTB yeni idare heyeti CHP karşıtı olmakta ortaktılar. Ayrıca idare heyeti üyeleri billûrlaşmamış olmakla beraber hepsi de milliyetçi idiler. Esasen br tarihlerde ortada başka bir görüş de mevcut değildi ve kongrede biri bizim temsil ettiğimiz «birlikçi» görüş, diğeri de tamamıyle etkisizleşmiş mevcut yönetim kurulunca temsil edilen «konfederalist» görüş idi. Federasyon görüşü tamamen yok olmuştu. Fakat delegelerin hemen hepsi bizden, «Atsız» dergisi doğrultusunda idiler. Bunu da YMM’de (Yüksek Mühendis Mektebi) Süfyan’m kurduğu grupla gerçekleştirmiştik.

    MTTB’de ilk yapılacak işin bir dergi çıkarma olduğu kamsmdaydık. Yayın işleriyle uğraşmak üzere bir de komite kurmuştuk. Bu komitede Adnan Cahit (Ötüken), Adnan Cemil (Cemgil), Şevki (Erker), Necmi ve ben vardık. Derginin çıkarılması konusunu inceledik ve uygulamaya koyduk. Derginin adım ben «Birlik» diye teklif ettim ve komite de kabul etti. Derginin birinci sayısı aşağı yukarı doğrultu olarak «Atsız» mecmuası doğrultusunda fakat yazıların değeri bakımından onun kat kat aşağısındaydı. O tarihlerde (1933) Bulgaristan’ın Razgat şehrindeki Türk mezarlığına Bulgarların yaptığı şen’î tecavüzü protesto amacıyla bir miting düzenlemiştik. Bu olay TC sınırları dışındaki Türklerle ilişkimizin ne yönde olacağı konusunda «Birlik» mecmuası yönetim kurulu üyeleri arasında anlaşmazlık doğurdu. «Birlik» dergisinde ve MTTB’de milliyetçilik konusunun tanımlanması, incelenmesi sorununa yol açtı. Konunun açıklığa kavuşabilmesi için «Razgat Mezarlığı Olayını Protesto Mitingi»ni ayrıntılı olarak anlatalım.

    Çeşitli kitap ve gazetelerde farklı şekillerde anlatılan bu mitingin gerçek hikâyesi anlatacağım şekildedir.

    * Razgat Mezarlığı Olayını Protesto Mitingi

    Bulgaristan’ın Razgat şehrinde belediye şehir yollarını genişletmeye karar vermiş, Türk mezarlığından da bir cadde geçirmiş, ölüleri başka yere nakletmeden toprak tesviyesine başlamış, ölü kemikleri de meydanda kalmış. Bu olayı «Vakit» gazetesinde çalışan Sabri Çolakof haber olarak «Vakit» gazetesinde yayınladı. Bu haber o tarihlerde az okunan Vakit’in iç sayfalarında yayınlanmış ve hiç bir yankı yapmamıştı. Daha sonra «Cumhuriyet» gazetesi de birinci sayfada büyük başlıklarla bu haberi yayınladı. Haberin Cumhuriyette çıkması yüksek öğrenim gençliği arasında büyük bir infial uyandırdı. Vagon Lee olayında gösterilen bir tepkinin gösterilmesi gençler arasında arzulanıyordu. Mevcut MTTB yönetim kurulu gençlerin teveccüh ve itimadına sahip olduğu için bu eylemin onun tarafından konması isteniyordu. Gençler arasındaki eğilimler çeşitli idi. Bir kısmı İstanbul’daki Bulgar mezarlığının tahribini, bir kısmı Bulgar Konsolosluğunun tahribini, bir kısmı da Bulgar Mezarlığına ölülere saygının nasıl olması gerektiğini göstermek üzere çelenkler konmasını öneriyordu. Üçüncü görüşü temsil edenlerin başında ben geliyordum. Gençliğin bu galeyanı döneminde PCN (bugünkü FKB) bölümünden heyecanlı bir grup YMM’de (Yüksek Mühendis Mektebi) bizi ziyaretle, eyleme geçilmesini önerdiler. Bu gelenlerden hatırlayabildiklerim Fahri (eski CHP Samsun milletvekili Fahri Kurtuluş), Lebid (CHP eski İzmir milletvekili Lebid Yurdoğlu) vb. vardı. Mezarlığa çelenk konulmasını ve Bulgar konsolosluğu önünde bir miting yapılması görüşünü önerdim. Aradaki itirazlara karşın bu görüş uygun görüldü. Olayın da 20 nisan 1933 tarihinde yapılması kararlaştırıldı. Çelengi yaptırma işini ben üzerime aldım, Beyoğlu’da Çiçek Pazarı’ (bugünkü Çiçek Pasajı) nda Sabuncakis’e 12,5 liraya ısmarladım. Bu 12,5 lirayı YMM öğrencileri arasından toplayarak sağladım. Bu paranın 5 lirasını Himmet (rahmetli Konya milletvekili Himmet Ölçmen) vermişti Bu 5 lira onun aylık harçlığı idi

    Olayın MTTB’ne yahut da bize bağlanmaması için bir tedbir alma zorunluğu vardı. MTTB binasına giderek üyesi bulunduğum içişleri komitesiyle bu durumu görüşmek gerekiyordu. Komitemizden toplantıya katılanlardan hatırlayabildiklerim Şevki (Erzurum DP eski milletvekili), Lütfiye, ben ve MTTB genel sekreteri Şükrü Kaya (serbest dahiliye mütehassısı) vardı. Biz 23 nisan günü Razgat olayını kınamak üzere, Taşlık’ta bir miting yapmak için vilâyete baş vurulmasını, böylelikle 20 nisan mitingiyle ilişkimizin olamayacağını göstermek istiyorduk. Toplantı ve yürüyüşler yasasına göre böyle bir mitingin yapılabilmesi için o şehirde oturan üç kişinin sorumluluğu üstlenmesi gerekiyordu. Bu sorumluluğu ben, Şükrü, Şevki üstlenecek idik. Şevki 20 nisan’da, 23 nisan miting iznini almak için hazırladığımız dilekçeyi vilâyete götürürken ben ve arkadaşlarım da bir otomobille çelengi alıp Bulgar Konsolosluğu önüne gittik. Gittiğimizde büyük bir gençlik kitlesinin Konsolosluk önünde miting yaptığını gördük. Bizim amacımız bu kitleyi alıp çelengi Bulgar mezarlığına koymaktı. Konsolosluk önünde toplanan gençlerin çoğunluğu Bulgar Mezarlığına çelenk konulmasına karşı idi. Bu grup bize saldırdı ve çelengi parçaladı. Konsolosluğa yürümek istedi. Tevfik İleri (eski DP bakanlarından), orada parketmiş bir otomobilin üzerine çıkıp yatıştırıcı konuşmasıyle havayı yumuşattı ve öğrencilerin Bulgar mezarlığına doğru yürümesini sağladı. Yol boyu rastlayan ortaokul ve lise öğrencileri, sinemalardan çıkanlar ve geniş bir halk kitlesi de bize katıldı. Feriköy’deki Bulgar Mezarlığı önünde on binlerce insan toplandı. Güvenlik kuvvetleri Maçka’dan Feriköy’e kadar yolda çeşitli barikatlar kurmuş olmalarına karşın, kitleyi durduramadılar. Özellikle polis meçleriyle kitledeki Türk bayraklarının yırtılması kitlenin polislere saldırmasına kâfi gelmişti. Polis başarısız kalınca, askerden yardım istendi. Askerin müdahalesiyle Feriköy’den Taksim’e gelindi. Polis ve asker Beyoğlu’na girişi önlediğinden anıt önünde konuşmalar yapılıp dağılındı. Bu sırada sayısız polis ve genç yaralandı. Karakollar olayla ilişkisi olsun olmasın güvenlik kuvvetlerince yakalananlarla dolduruldu. Ertesi gün de MTTB idare heyeti üyeleri gözaltına alındılar. Sorgu hakimliği huzuruna çıkarılarak tutuklandılar. Tutuklanma kararı iki kategoriye verilmişti. Biri, bu mitingi düzenleyenler diğeri ise polisi dövenlerdi. Mitingi düzenleyenlerin hepsi tutuklanmadı. Tutuklanma kararı idare heyetinde olup ve mitinge katılanlara verildi. Bunlardan hatırlayabildiklerim Tevfik İleri, Şükrü Kaya, Adnan Cahit, Adnan Cemgil, Hüdai (Sayıştay daire emekli başkanlarından), Şevki Erker ve ben vardık. Polisi dövmekten tutuklananlann hiç birini tanımıyordum. Bunlardan Aziz (Türkiye Sosyalist Partisi kurucu üyelerinden Aziz Ziya Sıradağ), Behçet (Türkiye Sosyalist Partisi kurucu üyelerinden Behçet Atılgan)’le hapishanede tanıştım ve yakın arkadaşlığım başladı. Ben bu gösteriyi düzenleyenlerden kabul edilerek tutuklanmıştım. Tutuklananlann hemen hepsi öğrenciydi. Aramızda bir de öğrencilikle ilişkisi olmayan tanımadığımız birini de gösteriyle ilişkili gösterip onu da tutuklamışlardı. Ragıp Sipahioğlu adlı bu kişinin daha sonra Yassıada’da Winilex Olayı kahramanı olarak yargılandığını gördük. Ertesi gün gazeteler çelenk olayını geçiştirmişler, mezarlığın tahribi doğrultusunda çaba gösterildiğini, fakat devletin bunu önlediğini yazmışlardı.

    Diğer taraftan CHP İstanbul il başkanı Cevdet Kerim MTTB’nin olağanüstü bir toplantıya çağınlıp hapisteki idare heyeti üyelerinin yerine yenisinin seçilmesini, tutuklu bulunanlar hakkında devlet ve hükümet başkanlannm şefaatinin istenmesi görüşünü telkin etmeye başladı. MTTB idare heyetinin çoğunluğu hapiste olduğuna göre MTTB’nin yönetilmesi bir sorun teşkil ediyordu. Bu itibarla bir kuruluşun olağanüstü toplantısı ve hapisteki kişiler hakkında tedbirler düşünmesi normaldi. Ama Cevdet Kerim’in telkin ettiği görüş normal değildi.

    MTTB olağanüstü olarak toplandı. Kongrede delegelerden Zeki (Adana devlet hastanesi baştabibi Zeki Butur) idare heyetinin çoğunluğunun tutuklu olmasıyla yaz tatilinde idare heyeti çoğunluğunun İstanbul’da değil de Anadolu’da bulunmaları arasında MTTB’nin yönetimi açısından fiilî durum bakımından fark yoktur. Bu itibarla tutuklu bulunan idare heyeti üyeleri yerine başkalarını seçmeye gerek yoktur tezini savundu ve kongrece uygun karşılandı. Bu suretle Cevdet Kerim yenilmiş oldu.

    Diğer taraftan Cevdet Kerim’in tutuklular hakkında devlet ve hükümet başkanından şefaat dilenilmesi konusundaki telkinlere karşı delegelerden Namık (maalesef şimdi nerede olduğunu ve ne iş yaptığını bilmiyorum) Türkiye’de yargı kuvvetinin yasama ve yürütmeden bağımsız olduğunu, Türkiye’de âdil hakimlerin bulunduğunu ve yaptığımız mitingte millî menfaatimiz açısından haklı olduğumuzu, kimsenin şefaatine ihtiyacımız olmadığını, sadece vicdanımıza karşı sorumlu bulunduğumuz tezini öne sürdü. Aynı tez kongrece de uygun görüldü. Sanıyoruz ki Namık’ ın konuşmaları Büyük Atatürk’ün «Bursa Nutku» nu vermesinde etkin olmuştur. Kısa bir süre sonra yargıç karşısına çıkarıldık ve tahliye edildik. Bu sırada İstanbul Barosu’ndan ve diğer barolardan sayısız avukatlar fahrî vekâletimizi almak için müracaat ettiler. Biz tutuklular nezaket icabı fahrî vekâletimizi bize müracaat eden bütün avukatlara verdik. Bunlar arasında rahmetli İrfan Emin ve rahmetli Ethem Ruhi beyler görevlerini yerine getirdiler. Yargılama sırasında onuncu yıl affı çıktığından dava düşmüştür. Mitingi düzenleyenler affın kapsamına alındığı halde, polisi dövenler affın kapsamına alınmadılar, bunların hakkında kovuşturma devam etti. Polisi dövenler hakkında aleyhte tanıklıkta bulunacak kimseler çıkmadı. Tanık polisler de bazı arkadaşlarının dövüldüğünü, fakat dövenlerin bu sanıklar olup olmadığını bilemediklerini söylediler. O zamanın İstanbul emniyetinde yüsek rütbeli bir polis yetkilisi Kâmuran (emniyet emekli genel müdürü Kâmuran Çukruh) bu doğrultuda şahadette bulundu. Böylece polisi dövmekten sanık olanların hiç biri cezalanmadı.

    * Birlik Dergisi

    Hapisten çıktıktan sonra «Birlik» dergisine fikrî yön verme bir zorunluk oldu. Çünkü bazı arkadaşlarımız Bulgaristan’da Razgat şehrinde meydana gelen olay bizi değil Bulgar vatandaşlarını ilgilendirir. Bu Bulgaristan’ın iç işidir diyorlar, her ulusun ve bu arada Bulgaristan’ın da egemenliğine saygı göstermek gerektiği tezini savunuyorlardı. Diğer bir kısım arkadaşlarımız Razgat’ta Türklere yapılan olayın Bulgar vatandaşlarını değil, Türkiyeli Türkleri ilgilendirmesi gerektiğini söylüyorlardı. Şayet birinci görüş benimsenecek olursa bizim Razgat olayı dolayısıyle yaptığımız gösteri anlamsız oluyordu. İşte ortaya Türkiye milliyetçiliğinin tanımlanması gibi önemli bir sorun çıkmış oluyordu. Bu sorun en büyük yansımasını bizim «Birlik» dergisinde gösteriyordu. Çünkü «Birlik»e gönderilen yazılar arasında birbiriyle çelişir görüşler yer alıyordu. Örneğin Türk milliyetçiliğini Türkiye Cumhuriyeti sınırlan içindeki Türklerin coğrafi kültür milliyetçiliği olarak anlayanlar olduğu gibi, siyasî sınırlar söz konusu edilmeden tarihsel ülkü birliğinde görenler de vardı. Bu görüşlerin ortaya çıkmasında özellikle Tevfik îleri’nin «Birlik» gazetesinde yayınlanmak üzere o zamanlar Atsız'a Yoldaş takma adını kullanan Fethi Tevetoğlu’nun Turancı iki şiiri vesile olmuştu. Münakaşalar bir ara şiirin Turancı içeriğini unutturmuş, Atsız Yoldaş sözcüğünde yoğunlaşmıştı. Atsız Yoldaş takma adında Atsız sözcüğü Yoldaş’ ın sıfatı niteliğinde ele alınırsa bu kişinin komünist olduğunu çağrıştırabilir. Yazı kurulumuzda bu konu bir tartışma meselesi olmuş ve Fethi Tevetoğlu’nun şiiri «Atsız’a Yoldaş» biçiminde düzeltilmişti. Fethi Tevetoğlu da uzun süre adını bu biçimiyle kullanmıştı. Esasen Fethi Tevetoğlu o zamanlar yayınını durdurmuş bulunan «Atsız Dergisi» yazı ailesinden sayılabilirdi. Aynı durumdaki kişiler arasında Alparslan Türkeş ve Tevfik İleri’yi de sayabiliriz. Bir bakıma ben de bunlar arasında sayılabilirim. Ancak bunların arasında sayılmamamı gerektiren husus fikrî bir ayrılık değil, öznel, ailevî bir ayrılıktır. Bu da o tarihlerde bu grubun lideri olan Nihal Atsız’ın ailece tanıdığım eşi Mehpare hanımdan boşanmasıydı. Benim Mehpare hanımın ailesine yakınlığım ve hürmetim Nihal Atsız’ın şahsına olan sevgimden daha fazlaydı.

    «Birlik» dergisinin beş kişilik yönetim kurulunda iki kişi (Adnan Cemgil ve Şevki Erker) coğrafi kültür milliyetçiliğini, buna karşılık üç kişi (ben, Adnan Cahit (Ötüken), Necmi) de tarihsel ülkü birliği görüşünü savunduk. Konu MTTB genel yönetim kuruluna götürüldü. Orada beşe karşı altı oyla bizim tezimiz, yani tarihte ülkü birliğinin Türk milliyetçiliğine esas olduğu görüşü benimsendi. Bunun üzerine Cemgil ve Erker yönetim kurulundan istifa ettiler. Bu boşalmalar nedeniyle kısa bir süre sonra ben de MTTB genel sekreteri oldum. Gerek «Birlik» dergisi ve gerekse MTTB Türk milliyetçiliğini «Tarihte ülkü birliği» olarak anlayanların görüşünü yansıtır bir nitelik kazandılar

    Bunun üzerine şehir tiyatrosunda Türkiyeli olsun olmasın bütün Türklerin temsil edildiği bir «Türk Gecesi» düzenledik. Burada Kınm, Azerbaycan, İdil, Ural, Türkistan ve Anadolu Türkleri bölgesel ve ulusal, tarihsel, geleneksel giyim, şarkı, türkü ve oyunlarını sergiledik. Ayrıca «Birlik» in her sayısında Türklerin şimdi ve geçmişte yaşadıkları ülkeleri tanıtmaya yönelik bir yazı dizisine başladık.

    Bu arada o zamanlar Bulgaristan’daki Türklere ait avukat Halil Yaver adında bir kişinin kitapları çıkmaya başlamıştı. Ben bu kişi ile tanışmak ve dergimizde Bulgaristan Türklerine ait ondan yazılar almak gereğini duydum, rahmetli avukat Halil Yaver beyi buldum, konuşmalarımızda Halil Yaver’in kitapları kendisinin yazmadığını kitapların kendisine ait olmayıp Habil Adem’e (Naci İsmail Pelister) ait olduğunu öğrendim. Halil Yaver beni Habil Adem’le tanıştırdı. Hiç tereddütsüzce diyebilirim ki Habil Adem, tanıdığım en zeki insanlardan biridir. Ne yazık ki zekâsını hatalı yollarda harcamıştır. 1932’ de tanıdığım Habil Adem’le 1936-1939 arasında yakın ilişkim oldu.

    Bu suretle MTTB ve «Birlik» dergisi bir bakıma «Atsız» dergisinin devamı niteliğini kazandı. Bu suretle ben bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek Turancılık, Türkçülük derken İrredantist (ilk defa İtalya’da kendini gösteren coğrafi sınırlar söz konusu edilmeden bir ırkın mensuplarını bir araya getirme) bir milliyetçi oldum. Oysa bu görüşlerin temel temsilcisi olan Ziya Gökalp’ı o yıllar daha okumuş değildim. Bu yıllarda «önsöz»de adından söz ettiğim Azeri Ali Aran arkadaşımla bu konulan tartıştım. Bu konuda ilk bilgiyi ondan aldım.

    Akımlar, Kişiler, Olaylar

    Türkçülük — Turancılık — Anadoluculuk

    Komünistlik

    Azerî Ali, bilinçli bir Azerî milliyetçisi idi; Turancılığa, Türkçülüğe, irredantizm’e karşı idi. Aynca sosyalizmin de amansız düşmanıydı. Onun yoluyla birçok Türkiye dışı siyasîlerle tanıştım. Bunların çoğu Azerbaycan Müsavat Partisi üyeleri idi. Bunların hemen hepsi Türkçülüğün, Turancılığın, irredantizmin karşısında idiler. Hatta bir gün Resulzade Mehmet Ali beyle bu konuları görüşürken bana partilerinin (Ademi Merkeziyetçi Müsavat Partisi) adında adem i merkeziyetçi sıfatı bulunmasına karşın merkeziyetçi olduğunu ademi-merkeziyetin dışa yani Türk dünyasına yönelik bulunduğunu söylemişti. Resulzade Mehmet Ali bey Azerbaycan Cumhurbaşkanı Resulzade Mehmet Emin beyin küçük kardeşi idi. Mehmet Ali bey ağabeysi kadar kültürlü değildi. Rusyah Türklerden yalnızca Cafer Şeydi Ahmed (Kırımer) ile M. Sadık San’an Turancı, Türkçü, irredantist idiler.

    Kırımlılar ve Türk Ocağı ile ilişkili olanlar hariç geriye kalan bütün Çarlık Rusya’sı milliyetçilerinin Türk irredantizminin karşısında, siyasi ademi-merkeziyetçiliğin yanında olduklarını gördüm: Cafer Seydahmet Beyin anlattığına .göre «Kırım İktisadî ve coğrafî durumu yönünden tek başına yaşayamaz. İslâmî bir yol izleyerek ya Ufa Müftülüğü’ne bağlı, idari ademi-merkeziyeti ya da İstanbul Şeyhülislâmlığına bağlı, siyasi ademi-merkeziyeti seçmesi gerekir. Bunlardan birini seçmemesi halinde Ukrayna’nın egemenliğine girmesi mukadderdir. Kırım Fatih Mehmet döneminde tercihini yapmıştır. Şimdi de bu tercihi devam ettirmektedir»: İsmail Gaspirenski gibi. Buna karşılık Türkistan, Azerbaycan, Başkırdistan... iktisadi ve coğrafî yönden, devletler arası statükoya dayanarak, tek başına yaşayabilir. Bundan ötürü bunlar Türk irredantizminin karşısındadırlar. Resulzade Mehmet Emin, Sadrı Maksudof, Zeki Velidiyef, Ayaz İshakof... gibi. Cafer Seydahmet Beyin bu görüşlerini, ben tutarlı buldum.

    Diğer taraftan Türk Ocaklılar, Teşkilât-ı Mahsusacılar Türk irredantizminden yana idiler. Karabey Karabekof, Osman Hocayef, Celal Korkmazof, Neriman Nerimanof, Sultan Galiyef... gibi.

    Dikkate şayandır ki, bu Türk irredantistlerinin büyük bir kısmı komünizmi seçmişlerdir. Bunun nedenini hazırlamakta olduğum «Türkiye’de Sosyalizmin Tarihi» adlı kitabımda ele alacağım.

    Sonuç olarak Rusya’dan kaçmış milliyetçi Türklerin milliyetçiliğinin, Turancı, Türkçü, irredantist bir milliyetçilik değil, Sovyetler Birliği’nden ve Anadolu Türklerinden ayrılmaya yönelik ayrılıkçı bir milliyetçilik olduğunu gördüm. Çarlık Rusyası Türklerinden Leninci-Stalinci olanların önemli bir bölümü kesin olarak Turancılığa-Türkçülüğe karşı idi. Buna karşı Troçkici-Zinovyevci olanlar Turancı-Türkçü idiler. Örneğin Leninci-Stalinci Zeki Velidi (Togan) Türkçülüğün, Turancılığın karşısında, ayrılıkçı bir Başkırtçı komünist idi. Yine hayatı boyunca Turancılığı savunmuş olan Prof. Ali Turan (Hüseyinzade) Bakû Türkiyat kongresine Türkiye Cumhuriyeti temsilcisi olarak katılmış ve Turancılığı değil ayrılıkçılığı (Türkiye Türkçülüğü) önermiştir. Buna karşılık Neriman Nerimanof gibi Sultan Galiyefçi sayılabilecek komünistler, dünya Türkçülüğünü savunmuştur. Bu tarihlerde (1932’de) Azerbaycan Müsavat Partisi’nin Gürcü ve Ermeni göçmen politikacıları aralarında anlaşarak eski rejimi canlandırmaya, bir «Kafkas Federasyonu» kurmaya çalışıyorlardı. Oysa bu hareket Türk dünyasının parçalanması niteliğini taşıyordu. Ben Azerbaycanlıların, Kırımlılar, Türkistanlılar, İdil-Urallılarla birleşmesi ve ortak bir cephe kurması eğiliminde idim. Azerbaycanlıların Gürcülerle, Ermenilerle birleşmesine karşı idim. Bu yüzden «Birlik»in ikinci sayısında «ayrılıkçı milliyetçilik»e karşı çıkmış, Türk dünyasının ortak bir yönetime yönelinmesi, irredantizmi gerçekleştirmesini öne sürmüştüm. Yazıyı yazarken birçok Rusya Türkleri dergilerinden, ayrıca da özel konuşmalardan yararlanmıştım.

    Benim bu yazım üzerine Berlin’de Türkçe ve Almanca çıkan İstiklâl-îndependanz haftalık gazetesinde bana karşı ağır bir yazı çıktı. Bu yazıda «Birlik» dergisi, «Kadro» mecmuası ve Hakimiyet-i Milliye (Ulus) gazetesi komünistlikle suçlanıyor, bu görüşlerini doğrulayıcı kanıtlar öne sürüyordu. Kadro ve Ulus gazetesinin komünistlikle ilişkili olup olmadığı konusunu bir yana bırakalım. Gerçekte o tarihlerde, komünizme, daha doğrusu sosyalizme yakın yazılar, Kadro’da Hakimiyet-i Milliye’de çıkıyordu. Falih Rıfkı’nın da bu doğrultuda yazılan vardır. Falih Rıfkı, bilahare bu yazıların kendi fikri ürünü değil, CHP’nin emriyle yazıldığını itiraf etmiştir. «Birlik»in ve benim o tarihlerde sosyalistlikle, komünistlikle bir ilişkim yoktu. Ben o zamanlar irredantist bir milliyetçi idim. Ekonomik konularda da esaslı bir fikrim de yoktu. Ancak yabancı şirketlerin (tramvay, tünel, elektrik, nhtım...) beledîleştirilmesi görüşünde idim, «Birlik»te de bunun kampanyasını açmıştık. «Birlik»te tramvay şirketinin beledîleştirilmesiyle ilişkili bütün yazılan ben yazdım. Yazıların hepsi imzasızdır. Yabancı şirketlerin beledîleştirilmesi tezini savunmamız Berlin’de çıkan istiklâl dergisi tarafından komünistlikle suçlanmamız için yeterli bir neden olmuştu. Tramvay şirketinin beledîleştirilmesi konusundaki çabalanınız olumlu sonuç verdi. Durum bununla kalmadı, yabancı şirketlerin pek çoğu beledîleştirildi. Bu beledîleştirilme kampanyasında bir iki anımı aktarayım.

    «Birlik»in sayılarının birinde bu beledileştirilme işine dair yazı koymamıştık. Bunun üzerine ortaya birtakım dedikodular çıkanldı. Bu, bizim susuşumuz olarak nitelendi. Bunun üzerine mebuslara adlanıla yazılı birer mektup yolladık. Mektubun altında MTTB genel sekreteri sıfatiyle benim imzam vardı.

    Mebuslara posta ile gönderdiğim bu mektup gerekli yankıyı yaptı. Manisa milletvekili Refik Şevket İnce ilgili bakana bir soru önergesi verdi. Bu soru önergesinde Tramvay Şirketini denetlemekle görevli Belediye Meclisi üyelerinin şirketten bedava seyahat kartı taşıdıklarından denetimlerini gereği gibi yapmadıklarını, bizim mektuba dayanarak öne sürmüştü. Bunun üzerine polis müdürlüğünde sorguya çekildim. Mektupların gizliliğini öne sürerek mektubu yolladığım kişilerden bir şikâyet olmadıkça polisin harekete geçemeyeceği görüşünü savundum. Tramvay Şirketinin beledileştirilmesini istememizi polis müdürlüğü de tıpkı İstiklâl gazetesi gibi komünistlik olarak niteledi. Bunun da varit olmadığını anlattım. Polis ve İstiklâl gazetesinden başka CHP üst kademelerindeki kimseler de bizi komünistlikle itham etmeye başlamışlardı. Artık sosyalistliği-komünistliği okumam, öğrenmem bir zorunluk olmuştu.

    Ben genellikle ne sosyalizmden-komünizmden yana ne de onların karşısındaydım. Ancak açık bir şekilde tek parti-tek şef düzeninin opuskürizmine (görüşlerimize aykırı görüşlerin öğrenilmemesi gerektiği) karşıydım. Her fikrin serbestçe söylenmesi, açıklanması, kişilerin karşı oldukları fikri savunmalarının da bilerek olması gerekliliğini savunuyordum. Bunun için hangi görüşte olursa olsun, kişilerin opuskürizme karşı ortak bir cephe kurmaları ve onu ortadan kaldırmaları gerektiği görüşündeydim. Hemen şunu da hatırlatalım ki profesör Mustafa Şekip Tunç, Peyami Safa, Ahmet Hamdı Tanpınar da bu görüşte idiler. Özel konuşmalarımızda bu görüşü savunuyorduk. Bunlardan Peyami Safa işi özel konuşmalara değil genel alanlara geçirmek gerektiği görüşündeydi. Bu konuda yakın arkadaşlarımızla onun evinde iki toplantı yapmıştık. Rahmetli Peyami Safa’mn evinde yaptığımız bu toplantılara Tahsin (Millet Partisi İstanbul İl Başkanı İktisat Doktoru T. Kitapçı), Fikri (Yeni Türkiye Partisi Genel Sekreterlerinden Fikri Akurgal), Nihat (Kurucu Mecliste CHP Gümüşhane Milletvekili Nihat Sargınalp vb.) daha başka arkadaşlarımız katılmışlardı. Burada toplumu mutlu edecek yöntemler konusunda görüşlerimizi açıklamıştık. En çok konuşan ben ve İbrahim Arslan idik. Konuşmalarımız üzerine rahmetli Peyami Safa hepimize, «görüşlerinizde bir homojenlik yok. Abidin, Peker’e soldan, İbrahim de sağdan karşı çıkmaktadır. Ortak görüşleri Peker’e karşı olmadır. Peker ortadan çekildikten sonra siz birbirinize girip, birbirinizle mücadele edeceksiniz, bu arkadaşlığınız da çok sürmeyecektir. Sîzlere öğütlerim bu yakın arkadaşlık döneminde birbirinize yolladığınız mektupları hatta bayram tebrik kartlarını dahi saklayın, çünkü yarın size lâzım olacaktır,» dedi. Gerçekten de bu arkadaşların yollan birbirinden ayrıldı ama dostluklar bozulmadı.

    Bu toplantılarla ilgili bir hatıramızı daha anlatalım.

    Bizimle ne tarzda ve ne yolda arkadaşlık ettiğini hatırlayamadığım bir genç de toplantıya katılmış, toplantıya bir başkan seçilmesini ve zabıt tutulmasını önermişti. Bunun ne anlama geldiğini o zaman ben de diğer arkadaşlarım da anlamamıştık. Rahmetli Peyami Safa bizi uyardı. «Bu, bir toplantı değil, bir söyleşidir. Başkan seçmek ve zabıt tutmaya gerek yoktur.» Başkan seçilmedi ve zabıt tutulmadı, fakat bu genç özel olarak konuşmaları kaydetti. Dağılmadan evvel Peyami, tutulan zabıtların okunmasını rica etti. Zabıtlar okundu ve Peyami Safa bu zabıtlarda gerekli düzeltmeleri yaptı ve genç, zabıtları götürdü. Herhangi bir sorguya çağırılmadık. Peyami Safa'ya özel konuşmalarımızdan birinde opuskürizmin ortadan kaldırılmasında Marksistlerle bir ortak çalışmanın olup olamayacağını sordum. Peyami, «kesin olarak bu, olanaksızdır», dedi ve şöyle devam etti. «Nâzım Hikmet de Kerim Sadi de bu görüşe katılmazlar. Biz bu konuyu daha önce Nâzım’ın, Hikmet Kıvılcımlı’nın da bulunduğu bir toplantıda tartıştık. Nâzım kesin olarak bu görüşe karşı çıktı!» dedi. Peyami Safa’nın bu görüşünü ben yeterli bulmadım, bir imkân ve fırsat kolladım, Kerim Sadi ile görüştüm. Bu fikre yanaşmadığını gördüm ve Peyami’ye hak verdim. Şimdi Halil Yaver, Habil Adem, Hatay Erginlik Derneği, Ali İhsan Sabis Paşa, Cevat Rifat Atilhan, Akm gazetesi ve Halkevlerine ait anılarımızı sıralayalım.

    * Halil Yaver

    Halil Yaver’in kendi anlattığına göre özgeçmişi şöyledir:

    Halil Yaver aslen Bulgaristanlıdır. Küçük yaşta Türkiye’ye gelmiş ve II. Abdülhamid tarafından okutulmuş ve Kazasker (askeri hakim) olmuştur. Hukuk Fakültesinin ilk mezunudur. Diploma numarası «bir» dır. Bulgarcayı iyi bildiği için Türkiye’nin Bulgar istihbaratıyla ilgili seksiyonunda çalışmıştır. Mekteb-i Mülkiye (Siyasal Bilgiler Fakültesi)’de Bulgarca dersi okuttuğundan kitaplarına Prof. Avukat Halil Yaver d
  • “A”
    Animal [Hayvan]

    Bir hayvanda beni etkileyen şey nedir? Beni etkileyen şey, evvela her hayvanın bir dünyaya sahip olması, bu çok merak uyandırıcı, çünkü öyle çok insan var ki, bir dünyası bile yok; bir dünyası olmayan bir sürü insan. Bunlar herkesin hayatını yaşar, yani herhangi birinin ve herhangi bir şeyin. Oysa hayvanlar, onların dünyaları var. Bir hayvan dünyası nedir? Bu bazen olağanüstü sınırlıdır, ki beni etkileyen şey de bu. Sonuç olarak, hayvanlar çok az şeye tepki gösterir...

    Evet, hayvanın ilk özelliği hikayesinde, mesele gerçekten de spesifik, özel hayvan dünyalarının varlığıdır. Belki de bazen, bu dünyaların yoksulluğu, bu dünyaların indirgenmiş karakteri, beni bu kadar etkiliyor.

    Parnet – Peki senin yaşam hayalin bu mu? Seni hayvanlara çeken şey bu mu?

    Bir hayvan olmak için bir dünyaya sahip olmak yeterli değil. Beni asıl büyüleyen şey yeryurt meseleleri. ... Yeryurdu olan hayvanlar -kabul, yeryurdu olmayan hayvanlar da var- ama yeryurdu olan hayvanlar, işte bunlar hayret vericidir, çünkü yeryurt oluşturmak, benim için, neredeyse sanatın doğuşu gibi bir şey. Bir hayvanın yeryurdunu nasıl işaretlediğini herkes bilir, hayvanın kendi yeryurdunun sınırlarını belirlemesini sağlayan, anal salgı bezleri, idrar vs. hikayeleri anlatılır durur. Ama bununla bitmez: Bir yeryurt işaretlenirken işe bir dizi duruş da müdahil olur, örneğin, alçalmak/kendini yukarı kaldırmak; bir renk dizisi, babunlar mesela, babunların popolarının rengi, tüm bunları yeryurtların sınırlarında gösterirler. Renk, şarkı, duruş: Bunlar sanatın üç belirleyicisidir. Yani renk ve çizgiler -hayvan duruşları bazen gerçek çizgiler oluşturur, renk, çizgi, şarkı -saf haliyle sanat işte budur. Öyleyse yeryurtlarını terk ettiklerinde ya da buralara geri döndüklerinde, tüm bunlar mülkiyet ve sahiplik alanında gerçekleşiyor diye düşünüyorum. Mülkiyet ve sahiplik alanında gerçekleşmesi çok şaşırtıcı, yani Beckett veya Michaux gibi söylersek “benim mülklerim”. Yeryurt hayvanın mülklerini oluşturur ve burayı terk ettiklerinde bunları tehlikeye atarlar; eşlerini tanıyan hayvanlar var, onları ancak yeryurdun içinde tanıyabilirler. İşte mucize buna denir.

    ... ben yeryurt mefhumuyla ilgileniyorum ve şöyle diyorum, bir yeryurt, yeryurdu terketme hareketine istinaden tanımlanır. O yüzden, bunu ifade edebilmek için, “barbarca” gelebilecek bir kelimeye ihtiyacım var: ... “yersizyurtsuzlaşma” kavramı. ... O yüzden şöyle diyorum, felsefe için -hayvanlara geri dönmeden önce- felsefe için bu oldukça çarpıcıdır: ... yeryurttan çıkma vektörü olmayan bir yeryurt olmaz... Ve aynı zamanda başka bir yerde, başka bir şey üzerinde yeniden yerliyurtlulaşma çabası olmadan bir yeryurttan çıkmak, yani yersizyurtsuzlaşmak da olamaz. Tüm bunlar hayvanlarda işler, beni etkileyen şey de bu. Genel olarak etkileyici olansa tüm bir göstergeler alanıdır. Hayvanlar göstergeler yayar, durmaksızın göstergeler yayar, göstergeler üretirler. Yani çifte anlamıyla, göstergelere tepki verirler. Örneğin, bir örümcek, ağına değen her şeye, herhangi bir şeye tepki verir, göstergelere tepki verir ve göstergeler üretir. Örneğin, şu ünlü gösterge, bu bir kurt göstergesi mi, bir kurdun izi veya başka bir şey mi? İzleri tanımayı bilen insanlara büyük bir hayranlık duyuyorum. ... O noktada, işte onlar da hayvandır, hayvanla hayvani bir ilişkileri vardır.

    Parnet: ... yazmak ve yazarla hayvan arasında bir bağlantı var mı?

    Elbette. Eğer biri bana hayvan olmak ne demektir diye sorsa, ... Hayvan olmak tetikte olmaktır. Hayvan esasen tetikte olan varlıktır. [Yazar tetiktedir, filozof tetiktedir]

    [Yazar, okurlarına yönelik, okurlarına doğru, okurlar 'için' yazar. Ama bu 'için' ne demektir?] ... yazarın okur olmayanlar için de yazdığını söylemek gerekir, yani onlara yönelik olarak değil de “onların yerine”. O yüzden, 'için' iki anlama gelir: onlara yönelik olarak ve onların yerine. [(Artaud, Faulkner, vb.) aptalların, okuma-yazma bilmeyenlerin, barbarların, hayvanların 'yerine' yazmak...] İnsan yazarken, özel bir meselenin peşinde değildir. Onlar gerçekten aptal ahmaklar; gerçekten, bu edebi sıradanlığın iğrençliği, her çağda ama özellikle son zamanlarda, insanları, bir roman yaratmak için mesela, kendine ait özel bir meseleye, küçük bir kişisel hikayeye sahip olmanın yeteceğine inandırıyor -kanserden ölen bir büyükanne, veya birinin özel aşk ilişkisi- ve işte bu kadar, bunun üzerine bir roman yazabilirsin artık. Böyle şeyler düşünmek utanç verici. Yazmak bir kimsenin özel meselesi değildir, aksine, insanın kendini evrensel bir meselenin içine atması anlamına gelir, roman olsun, felsefe olsun. Ne demek bu?

    Parnet: ['yerine' yazmak konusu, Bin Yayla'da ifade ettiğin alıntıya götürüyor bizi. “Yazar büyücüdür, çünkü hayvanı kendisine karşı sorumlu olduğu tek nüfus olarak görür.” Hofmannstahl.]

    Yazmak zorunlu olarak dili -ve dil sözdizimi olduğu için- sözdizimini belli bir sınıra kadar zorlamak demektir, çeşitli yollardan ifade edilebilecek bir sınır: Bu, dili sessizlikten ayıran sınır da olabilir veya dili müzikten ayıran sınır da olabilir, veya dili, şeyden ayıran sınır da olabilir, mesela ne? İnlemeden diyelim, acı dolu inlemeden... [İnsan ölmekte olan sıçan sürüsü için yazar. Çünkü söylenenin aksine, nasıl ölüneceğini bilen insanlar değil, hayvanlardır, ve insanlar öldüğünde, hayvanlar gibi ölürler.] [ölen küçük bir kedi gördüm, bir hayvanın nasıl öleceği bir köşe aradığını gördüm...] Ölümün de bir yeryurdu vardır, bir ölüm yeryurdu arayışı, ölünecek bir yer. Küçük kedinin kendini nasıl da daracık bir köşeye, bir açıya sıkıştırdığını gördük, sanki orası ölmesi için iyi bir noktaymış gibi.

    O halde, bir anlamda, yazar gerçekten dili sınıra doğru zorlayan kişiyse, yani dili hayvanlıktan ayıran, dili ağlamaktan ayıran, dili şarkıdan ayıran sınıra doğru zorlayan kişiyse, o zaman evet, yazar ölen hayvanlara karşı sorumludur demeliyiz, yani, yazar ölen hayvanlara hesap verir, harfiyen '... için' yazmak değildir bu, köpeğim ya da kedim için yazmıyorum ama ölen hayvanların vs. 'yerine' yazmak, dili bu sınıra taşımaktır. Dili ve söz dizimini, insanı hayvandan ayıran bu sınıra taşımayan bir ebediyet yoktur... İnsan bu sınırda olmak zorundadır.

    [Felsefe için de geçerlidir bu] İnsan düşünceyi düşünce olmayandan ayıran sınırdadır. Her zaman seni hayvanlıktan ayıran sınırda olmak zorundasın, ama bunu öyle bir biçimde yapmalısın ki artık ondan ayrı olmamalısın. İnsan bedenine ve insan zihnine özgü bir insan dışılık vardır, hayvanla kurulan hayvani ilişkiler vardır...

    “B”
    “Boire” [İçki içmek]
    23:36

    ...
    ...

    “C”
    “Culture”
    35:27 kültür

    [Kültürlü insanlar karşısında dehşete kapılıyorum. Her şeyi biliyorlar, her şey hakkında konuşabiliyorlar. Bu tiksindirici bir şey. Ne entelektüel ne de kültürlü bir olmadığımı söylediğimde, aslında çok basit bir şeyden, “rezerv bilgi”ye sahip olmadığımdan bahsediyorum.] ... herhangi bir rezervim, tedarikim, hazırlık kabilinden bilgilerim yok benim. Öğrendiğim her şeyi, belli bir iş için öğreniyorum, iş bittiğinde hemen unutuyorum, böylece on yıl sonra -ki bu bana büyük zevk veriyor- aynı konuya yakın ... bir şeyle ilgilenmem gerekirse, tekrar sıfırdan başlamam gerekiyor... [Tabi kalbimde taşıdığım Spinoza üzerine bilgiler hariç] [Kültür bir dolu konuşmaktan ibaret. Konuşmak kirli, oysa yazmak temiz. Konuşmak kirli, çünkü ayartıcı olabilmek demek bu. Entelektüeller seyahat falan etmiyorlar, onların seyahat dediği şey şaka gibi. Yaptıkları, konuşmaya gitmek için oradan oraya dolaşmak. Konuştukları bir yerden kalkıp, konuşacakları bir başka yere gidiyorlar. Konuşmalara dayanamıyorum] [Sergilere, sinemaya kültürlü olmak için değil, tetikte olmak için gidiyorum. Kültüre değil, karşılaşmalara inanıyorum, bu faaliyetlerimi tetikte olmaya yaptığım bir yatırımın parçası olarak görüyorum] [Karşılaşmaların insanlarla olduğuna inanılıyor, oysa bu korkunç bir şey. Çünkü karşılaşmalar insanlarla değil, şeylerle olur. Bir esim, bir müzik, vb.] [Tabi karşılaşma olacağı kesin değildir. Biri bir şey yaptığında, bu aslında ondan çıkıp gitmekle de ilgilidir, felsefenin içinde kalmak, bize ondan nasıl çıkılacağını da verir. Ben felsefeden felsefe yoluyla çıkmak istiyorum. Beni ilgilendiren asıl şey bu.] [Tiyatronun bizim çağımıza pek dokunduğunu hissetmiyorum] [Minelli veya Losey gibi sinemacılar]

    Parnet: Kültürel olarak zengin ve yoksul dönemleri düşünelim. [Şu an ne durumdayız?]

    [Yoksul bir dönem, ama endişe verici de değil.]
    [beni daha çok rahatsız eden] yoksul dönemlerde yaşayan insanların küstahlığı veya cüreti.

    Parajanov (bir film)

    [Yakınlarda bir filme gittim: Komiser] Film çok. Çok iyiydi, daha iyisi olamazdı... mükemmel. Ama bir tür dehşetle veya bir tür acımayla fark ettik ki bu film Rusların savaştan önce çektiği filmlere benziyor. ... O zamana ait her şey vardı, özellikle paralel montaj... Sanki savaştan bu yana hiçbir şey olmamış gibi. ... film kesinlikle iyi, ama tam da aynı nedenden dolayı, ... o kadar iyi değilse, nedeni yine buydu. Bu gerçekten de işinde son derece soyutlanmış olan birinin elinden çıkmış bir filmdi, o kadar ki 20 yıl önce çekilen filmler gibi film çekmiş. ... Arada olup bitenlerden hiç haberi olmamış yani... çünkü bir çölde büyümüş. Bu korkunç. Bir çölü geçmek... bir çölde çalışmak ... o kadar kötü bir şey değil. Korkunç olan, bu çölün içine doğmak, onun içinde büyümek. ... Yalnızlık hakkında bir intibanız olmalı.

    Yoksul dönemlerde olan budur. Şeyler ortadan kaybolduğunda, ... kimse bunu fark etmez. Bir şey kaybolduğunda, kimse eksikliğini çekmez. Stalin dönemi Rus edebiyatının [Rus resminin] kaybolmasına yol açtı ve ... Rusların çoğunluğu bunu fark etmedi.

    Bugünün yeni Beckett'leri, mevcut yayıncılık sistemi yüzünden yayımlanmıyorsa, kimse “onun gerçekten eksikliğini çekiyoruz!” falan diyemez.

    Birisi bir beyanat vermiş, şimdiye kadar duyduğum en küstah beyanat. Yayıncılık alanndan biri şunu söyleme cüretini göstermiş: “En başta Proust'u yayımlamayı reddeden Gallimard'ın yaptığı hatayı bir daha yapma riski kalmadı artık, çünkü bugün bunun için gereken bütün araçlara sahibiz...”

    Parnet: Beyin avcıları...

    Sanki ellerinde bir Geiger sayacı var da [yeni Beckettleri, Proustları tespit edebileceğiz! Kaldı ki yeni bir Beckett'ın karşımıza nasıl çıkacağını bile bilmiyoruz.]

    Bugünün krizini üç şeye bağlıyorum. Bir çöl dönemi şöyle tanımlanabilir: Öncelikle gazeteciler kitap formunu ele geçirmiş durumda. ... ama gazeteciler bir kitaba giriştiklerinde, başka bir yazma formuna geçtiklerine inanırlardı. ... Gazeteci olarak gazeteci, kitap formunu ele geçirdi, yani bir gazete yazısından farklı olmayan bir kitap yazmayı gayet normal buluyor, o kadar basit yani. Bu da hiç iyi bir şey değil. İkinci sebepse, şöyle genel bir fikrin egemen olması: Herkes yazabilir çünkü yazmak, bireyin küçük özel meselesi haline geldi. Mesela aile arşivlerine dayanarak, yazılı arşivlere veya kafanın içindeki arşivlere dayanarak. Herkesin bir aşk hikayesi var, herkesin hasta bir büyükkannesi var, herkesin korkunç koşullarda can çekişen bir annesi var. Öyleyse bu konuda ben de bir roman yazabilirim, diyorlar. Bu kesinlikle roman değil, gerçekten değil.
    Üçüncü sebep de şu: biliyorsun, gerçek müşteriler değişti. Demek istediğim, kimdir televizyon müşterileri? Dinleyenler insanlar değil, daha ziyade reklamcılar, gerçek müşteriler onlar.

    1.2

    Parnet: O zaman üçüncü sebep ne?

    Dediğim gibi, gerçek müşteriler reklamcılardır. Ve artık şöyle bir şey yok, demiştim ya, yayıncılıkta, editörlerin gerçek müşterilerinin potansiyel okuyucular değil de, dağıtımcılar olması tehlikesi var. Dağıtımcılar, editörlerin gerçek müşterileri haline gelirse ne olur? Dağıtımcıları ilgilendiren şey, hızlı geri dönüştür, bu da kitle tüketim ürünleriyle sonuçlanır, çok satanlar sisteminde hızlı geri dönüş vs. Söylemesi güç ama, bu tüm edebiyatın, Beckett tarzındaki tüm yaratıcı edebiyatın, bu sistem tarafından doğal olarak ezileceği anlamına gelir.

    Parnet: Şimdilerde olan da bu zaten, toplumun ihtiyaçlarına göre önceden şekillendiriliyorlar.

    Evet, kuraklık dönemi işte bununla tanımlanır. ... [durum o kadar da kötü değil tabi, korsan hareketler hep olacak] Ruslar edebiyatlarını kaybettiler, ama onu bir şekilde geri kazanmayı başaracaklar. ... yoksul dönemleri zengin dönemler izliyor.


    “D”
    “Desire” [Arzu]
    3:30

    Parnet: [Seni sözlüklerde arzunun filozofu olarak tanımlıyorlar. Arzu nedir?

    [Anti-Odipus kitabında çok basit bir çıkış noktamız vardı. Arzu hakkında o güne kadar çok soyut konuşuldu. Biz bu kitapta arzuyu somut bir biçimde ele almak istedik.] Çünkü, arzunun nesnesi olduğu varsayılan bir nesne çekip çıkardınız. Böylece artık şöyle denilebilirdi: Bir kadını arzuluyorum, bir yolculuğa çıkmayı arzuluyorum, bunu arzuluyorum, şunu arzuluyorum. Biz ise gerçekten çok ama çok basit bir şey diyorduk: Birini ya da bir şeyi asla arzulamazsınız. Her zaman bir yığışımı arzularsınız. Hiç de karışık değil. ... Sorumuz şuydu: Arzunun var olması ve öğelerin arzulanabilir olması için, bu öğeler arasındaki ilişkilerin doğası o zaman ne olmalı? Demeye çalıştığım, ben bir kadını arzuluyorum, ... [Proust bunu çok güzel açıklamıştı]. Bir kadını arzulamıyorum, bu kadında kuşatılmış olan manzarayı da arzuluyorum, öyle bir manzara ki gerekirse -ne bileyim- hissettiğim bir manzara. Onu kuşatan manzarayı kat kat açmadıkça, mutlu olamayacağım, yani arzuma ulaşamamış olacağım, arzum doyurulmadan kalacak. ... Bir kadın “bir elbise istiyorum” ... dediğinde ... O bütün bağlamıyla onu arzular; bizzat kendisinin örgütleyeceği, kendi yaşamına dair bir bağlamla. Sadece manzarayla değil, aynı zamanda arkadaşlarıyla, arkadaş olmadıklarıyla, kendi mesleğiyle birlikte arzular. Bir şeyi asla kendi başına arzulamam. Bir yığışımı da arzulamam, bir yığışımın içinden arzularım. [Bir içki içmeyi arzuluyorum, dediğimde] ... bir asamblaj içerisinde akmayan -tam anlamıyla akışı kastediyorum- arzu yoktur. Öyle ki arzu benim için her zaman -arzuya karşılık gelebilecek soyut bir terim arıyorum- her zaman kostrüktivizm olmuştur. Arzulamak bir asamblaj inşa etmektir: bir etek yığışımı, bir güneş ışını yığışımı, ... bir manzara, bir renk. Arzu bir asamblaj kurmaktır, bir bölge inşa etmek, gerçekten bir araya toplamak. ... Yani bunların hepsi, fiziki fenomenlerle alakalıdır. Bir olayın meydana gelebilmesi için, bir potansiyel farkı zorunludur, potansiyel farkının olabilmesi için de iki düzeye ihtiyaç vardır. ... Her birimiz zamanımızı inşa ederek geçiririz... psikanalistler arzudan gerçekten de rahiplerin bahsettiği gibi bahsediyorlar... Bunu da hadım edilmeye yakılan o büyük ağıtın kisvesi altında yapıyorlar; hadım edilme, ilk günahtan bile beterdir. Hadım edilme... arzunun üzerindeki, aşırı korkutucu, bir nevi büyük bir lanet.

    Anti-Ödipusta ne yapmaya çalıştık? Psikanalize doğrudan karşıt olan üç temel nokta vardı...: 1) Bilinçdışının bir tiyatro olmadığına, Hamlet ve Ödipus'un sahnelerini sonsuzca oynadığı bir yer olmadığına inanıyoruz. Bilinçdışı bir tiyatro değil, bir fabrikadır, üretimdir. Bilinçdışı orada üretir, durmaksızın üretir... 2) sabuklama... sabuklama arzuyla çok yakından ilişkilidir. Arzulamak, bir ölçüde sabuklamak anlamına gelir. Sabuklamanın neresinden bakarsanız bakın, onun psikanalistlerin ona yapıştırdıkları şeyin tam tersi olduğunu görürsünüz, yani baba ya da anneyle ilgili sabuklamayız. Bunun yerine tamamen farklı bir şey için sabuklarız: Tüm dünya hakkında sabuklarız. Tarih, coğrafya, kabileler, çöller, insanlar, iklimler, vb. ... Sabuklamanın dünyası şudur. “Ben bir hayvanım, bir zenci” der Rimbaud. Yani: Benim kabilelerim nerede, nasıl düzenlendiler, çölde nasıl hayatta kalıyorlar vs. Çöl sabuklama coğrafi-politiktir; psikanalistler ise onu her zaman ailevi belirleyenlere bağladılar, “Anti-Ödipus”tan onca yıl sonra bile, psikanalistlerin sabuklamadan hiçbir şey anlamadıklarını düşünüyorum. Herkes, o küçük ailesini değil, dünyayı sabuklar. ... Edebiyatın birisinin küçük özel meselesi olmadığını söylediğimde de aynı şeyi söylüyorum aslında... 3) Arzu her zaman kendisini kurar, ... daima çeşitli öğeleri oyuna dahil eder; psikanaliz ise bizi her zaman tek bir etmene, bazen babaya, bazen anneye, bazen fallusa vs. Çokluğu görmezden gelir.

    Uzun bir işbirliğinden sonra Freud'dan kopan Jung'un sevdiği bir metninde çok hoşuma giden bir olay vardır. Jung Freud'a rüyasında ölü kemiklerinin toplandığı bir yer gördüğünü anlatıyor ve Freud gerçekten de hiçbir şey anlamıyor. Jung'a ikide bir “kemik gördüysen, bu birinin ölümü anlamına gelir” diyor. Fakan Jung ona anlatmaktan asla vazgeçmiyor: “Kemik demedim, ölü kemiklerinin toplandığı yeri gördüm” dedim. Freud bunu anlamıyor. Kemiklerin toplandığı yerle kemik arasındaki farkı yakalayamıyor. Şöyle ki: Bir kemik yığını yüzlerce, binlerce, on binlerce kemik demektir... Çokluk budur işte, asamblaj budur... Bir kemik yığını içinde yürüyorum... Bu ne anlama gelir? Arzu nereden “geçer”? Bir asamblajda, daima kolektif türden bir konstrüktivizm vardır vs., arzu budur. Bu binlerce kafatası, binlerce kemiğin arasında benim arzum nereden “geçmektedir?” Sürü içinde benim arzum nereden “geçmektedir?” Sürü içinde konumum nedir? Sürünün dışında mıyım, yanında mı, içinde mi, merkezinde mi? Tüm bunlar arzu fenomenleridir. Arzu budur.

    Parnet: Bu kolektif asamblaj tam da... “Anti-Ödipus”. 1972'de yazılan bir kitap olduğundan, kolektif asamblaj Mayıs 68'in ardından tam da uygun bir anda ortaya çıktı, yani bir tür yansımaydı...

    Deleuze: Kesinlikle.

    Parnet: ... belli bir dönemin yansımasıydı, ve kendi küçük meselesini sürdüren psikanalize karşıydı.

    Deleuze: Sadece şöyle denilebilir: Sabuklama ırkları ve kabileleri sabuklar, halkları, tarihi, coğrafyayı sabuklar. Bana göre tüm bunlar Mayıs 68'le örtüşüyor. Bence, [Mayıs 68] ailevi sabuklamaların pis, boğucu atmosferine biraz temiz hava getirme çabasıydı. İnsanlar sabuklamanın tam da bu olduğunu açıkça gördüler... Eğer sabuklayacaksam, bu çocukluğumla, benim küçük özel meselemle alakalı olamaz. “Sabukluyoruz”... Sabuklama kozmiktir. Dünyanın amaçları hakkında, parçacıklar, elektronlar hakkında “sabuklanır”. Kesinlikle anne baba hakkında değil.

    Parnet: Evet, doğrusu bu kolektif arzu asamblajıyla ilgili bazı yanlış anlamalar olduğunu hatırlıyorum... 1970'lerde, Vincennes'de üniversitede, bu “arzu”yu pratiğe geçirmek isteyip de, sanki gerçekten pek de anlamamışlar gibi, topluca karasevdalara düşen insanlar vardı. Yani demek istediğim ya da daha doğrusu tam da Nincennes'de bir sürü “deli” olduğu için... Psikanalizle savaşmaya şizoanalizden başladığın için, herkes deli olmanın, şizo olmanın iyi bir şey olduğunu düşünüyordu... Bu yüzden öğrenciler arasında inanılmaz şeylere şahit olduk. Bana arzuyla ilgili bu yanlış anlamalar hakkında bazı komik hikayeler, belki de o kadar da komik olmayan hikayeler anlatmanı istesem.

    Deleuze: Sanırım yanlış anlamaları daha soyut olarak ele alabilirim. Yanlış anlamalar genellikle iki noktayla, az çok aynı kapıya çıkan iki durumla ilintiliydi. Bazı insanlar arzunun bir kendiliğindenlik biçimi olduğunu düşündüler. Dolayısıyla o binbir türlü “kendiliğindenlik” hareketleri ortaya çıktı; ve diğerleri arzuyu bir parti yapma vesilesi olarak gördü. Bizim için her ikisi de değildi, ama bunun pek önemi yoktu, çünkü asamblajlar oluşturdu, hatta deliler de, deliler, deliler... O kadar çoktular ki, her türlüsü vardı. O sırada Vincennes'de olup bitenlerin parçasıydılar onlar da. Fakat delilerin kendi disiplinleri, kendi yordamları vardı... kendi konuşmalarını, kendi müdahalelerini yapıyorlardı. Onlar da bir asamblaja girdiler, kendi asamblajlarını inşa ettiler. Asamblaj içinde çok başarılıydılar. Delilerde bir tür hinlik, kavrayış ve genel olarak iyi niyet vardı. Ama teori düzeyine gelirsek, pratik olarak bunlar kurulan ve ardından dağılan asamblajlardı. Teorik olarak, yanlış anlama şunun gibi bir şeydi: Tamam, arzu kendiliğindenliktir, bu yüzden onlara kendiliğindenciler dendi; ya da parti yapmaktı, oysa bu demek değildi.

    Arzu felsefesi denen şey aslında insanlara sadece şunu söylüyordu: Gidip psikanalize girme, asla yorumlama, asamblajları deneyimle/deneyle, sana uygun olan asamblajları ara ve ortaya çıkar, herkesin aramasına izin ver... O halde asamblaj nedir? Benim için bir asamblaj -Félix için değil, o başka türlü düşünüyordu belki de... bilmiyorum- benim için, şöyle diyebilirim, bir asamblajın dört bileşeni vardı... Bu çok çok kabaca böyledir tabii, kendimi bağlamıyorum, belki de altı tanedir... 1) Asmblaj “şey durumları”nı kasteder, böylece her birimiz kendimize uygun olan “şey durmu”nu bulabiliriz. Daha önce içmekle ilgili konuşurken örneğin, bu kafeyi seviyorum, şu kafeyi sevmiyorum, belli bir kafedeki insanları seviyorum vs. demiştik. İşte bu bir “şey durumu”dur. 2) Asamblajın başka bir boyutu ise, “les énoncés”, yani sözce türleridir, her insanın bir üslubu, bir konuşma tarzı vardır. Dolayısıyla, o iki şey arasındadır. Örneğin, kafede arkadaşlar vardır ve herkesin arkadaşlarıyla belli bir konuşma tarzı vardır, her kafenin de kendi tarzı vardı -kafe diyorum ama bu diğer her şey için de geçerlidir. Yani dolayısıyla asamblaj “şey durumları”nı kapsar ve sonra sözceleri, sözceleme tarzlarını... Bu gerçekten ilginçtir... Tarih bundan üretilir. Yeni bir sözce türü ortaya çıktığında, örneğin Rus devriminde, Leninst türden sözceler ne zaman, nasıl, hangi biçimde ortaya çıktı? Mayıs 68'de, 68 sözcelerinin ilk biçimleri ne zaman görüldü? Bu çok karmaşıktır. Her durumda, her asamblaj sözcelem tarzlarına işaret eder. 3) Asamblaj, yeryurda işaret eder, her birimiz bir yeryurt seçer ya da yaratırız. Bir odada sadece yürürken bile bir yeryurt seçeriz. Tanımadığım bir odaya girerim, odanın içinde kendimi en iyi hissedeceğim noktayı, yeryurdu ararım. 4) Ve sonra yersiyurtsuzlaşma dememiz gereken süreçler vardır, yani yeryurdu terk edişlerimiz.

    Bir asamblajın bu dört boyutu, şey durumlarını, sözcelemleri, yeryurtları, yersiyurtsuzlaşma hareketlerini kapsadığını söyleyebilirim. Arzu bu [bileşenler] içinde akar.

    O zaman... deliler...

    Parnet: “Anti-Öidipus”u bir şekilde fazlasıyla motomot okuyup uyuşturucu kullanan insanlar yüzünden, kendinizi sorumlu hissediyor musunuz? Çünkü demek istediğim, bu bir sorun değil, bu genç insanları aptalca şeyler yapmaya kışkırtmak gibi bir şey değil.

    Deleuze: Birisi için bazı şeyler kötü gittiğinde, elbette daima sorumluluk hissederiz...

    Parnet: “Anti-Ödipus”un ne gibi etkileri oldu?

    Deleuze: ... ve her zaman bir şeylerin iyi gitmesi için bir şeyler yapmaya çalıştım. Ne olursa olsun, ve bundan onur duyuyorum- Bu gibi meselelerde asla kurnazlık yapmaya çalışmadığıma inanıyorum. Bir öğrenciye asla, hadi git, git ve kafayı bul demedim, bunun üstesinden gelmelerine yardımcı olmak için elimden geleni yapmaya çalıştım. Çünkü en hafif bir şeyin bile aniden bir insanı devirebileceğinin ve onu pelteye çevirebileceğinin kesinlikle farkındayım. İçiyorlarsa, peki tamam... Kimseyi asla suçlayamam... Ne yaparlarsa yapsınlar, hiç suçlamak istemem... Bir insanın uyuşturucu almasına katlanabilirim, ama bir insanın, ne bileyim, vahşiye dönecek kadar uyuşturucu almasına katlanamam, demek istediğim bu.

    [Anti-Ödipus'un etkisi, pelteye dönmeyi önlemek oldu] ... şizofreninin başlangıç aşamalarında olan birinin, baskıcı bir hastaneye atılıvereceği bir duruma gelmesini [önlemek], hepsi bu..

    [Anti-Ödipus kitabının amacı şuydu:] Lime lime edilmiş bir paçavraya dönüşmeyin. Şizofrenik süreci baskıcı hastane sürecinin karşısına koymaktan hiç vazgeçmedik ve bize göre Terör, bir “hastane yaratığı” üretmekten kaynaklanıyordu.

    [Anti-Ödipus kitabını bugün de değerli kılan, bilinçdışı kavramına sahip hala tek kitap oluşu.] 1) Bilinçdışının çocukları, 2) Dünya sabuklaması olarak sabuklama, yani aile sabuklaması değil, kozmik sabuklama, ırkların sabuklaması, kabilelerin sabuklaması, bunlar iyidir, ve 3) bir makine ve bir fabrika olarak bilinçdışı, bir tiyatro olarak değil.


    “E”
    “Enfance” [Çocukluk]
    30:58

    Çocukluğumdan çok az anım var, çünkü bellek bana göre geçmişi hatırlamaktansa reddetmesi gereken bir yetidir. Bellek, onu reddetmek için birçok anı gerekir. Bunun nedeni tam da belleğin bir arşiv olmamasıdır. Şöyle bir şey hatırlıyorum...

    Gerçekten de yazma işinin, kişinin bireysel durumuyla hiç ilgisi olmadığını düşünüyorum. Bu kişinin bütün ruhunu buna katmadığı anlamına gelmez. Edebiyat ve yazmak, yaşamla derinden bağlantılıdır. Ama yaşam, kişisel olandan öte bir şeydir. Kişinin hayatıyla, yazarın kişisel hayatıyla ilgili bir şeyi edebiyata sokan her şey, doğası gereği talihsizdir, doğası gereği acıklıdır, çünkü bu kişiyi görmekten alıkoyar, onu engeller. O küçük özel meselesine başvurmasına neden olur. ... Nasıl insanların kuşattığı hayvan-oluşlar varsa çocuk-oluşlar da vardır. Yazmanın her zaman bir şey-oluş demek olduğuna inanıyorum, sadece yazmak için yazılmamasının sebebi de budur. İnsanın, yaşama ait bir şey içinden geçtiği için, bu şey her ne ise, onun için yazdığını düşünüyorum. ... İnsan hayat için yazar, bu budur. Ve o insan bir şey haline gelir. Yazmak oluştur; bir yazar haricinde, istediği her ne ise o haline gelmektir ve bir arşiv oluşturmak haricinde istediği her şeyi yapmaktır. Arşive saygı duysam da yaptığımız şeyde bir sorun yok. Arşiv yaratıyoruz ama bunun sadece başka bir şeyle ilgisi olduğu için anlamı var. Bir arşiv yaratmak için sebep varsa, bunun nedeni, başka bir şeyle ilgisi olmasıdır.

    [Deleuze, bir şairin şiirinden alıntı yapıyor:] “Şanslı kuşaklarda, epik şiir altı uyaklı dizelerle ve vakayinamelerde söylenirken benim için bir boşluk işareti var, benimle yüzyıl arasında bir uçurum uzanıyor, mırıldanan zamanla doldurulmuş bir hendek.

    Ailem ne söylemek isterdi? Bilmiyorum. Doğumdan beri geveliyor, yine de söyleyecekleri var. Bu anadan doğma geveleme bana ağır geliyor ve benim kuşağımdakilerin çoğuna da. Bize konuşmak değil kekelemek öğretildi ve sadece yüzyılın kabaran gürültüsünü dinleyerek ve dalgasının çıkardığı köpükle aklanıp paklanarak bir dil edindik.”

    [Bu şiirin benim için anlamı] … yazmanın hayata tanık olmak, hayata tanıklık etmek olduğu anlamına geliyor. Daha önce de ölen hayvanlar için konuştuğumuz anlamda. Dildeki kekelemedir bu. Çocukluğu çağırarak edebiyat yapmak, edebiyatı o küçük özel meselenin içine sokmaktır. Bu tamamen iğrençtir. K-mart edebiyatı, Pazar edebiyatı çok satanları, hepsi boktandır. Dili, bu kekelediği noktaya kadar itmezseniz -hiç kolay değildir bu, kekelemek yeterli değildir, bı bı bı, falan… O noktaya erişemezseniz, o zaman Edebiyatta, dilin bir sınıra doğru zorlanmasıyla, nasıl bizzat dilin ve yazarın bir hayvan-oluşu söz konusu oluyorsa, belki bir çocuk-oluş da vardır, ama bu artık onun çocukluğu değildir. Evet, çocuk olur ama bu kendisinin ya da başkasının değil dünyanın çocukluğudur, bir dünyanın çocukluğudur. Bu yüzden çocukluğuyla ilgilenen yazarların canı cehenneme, böyle devam edebilir, ne ala, hak ettikleri edebiyatı üretirler.

    Çocukluğuyla ilgilenmeyen biri varsa, bu kesinlikle Proust’tur, örneğin… Güzel, o zaman, yazarın görevi gidip aile arşivlerini kazmak değildir, bir kimsenin çocukluğu kimse için ilginç değildir, kimse ilgilenmez. … Bizim görevimiz yazmak yoluyla çocuk olmaktır, dünyanın çocukluğuna ulaşmaktır, dünyanın çocukluğunu yeniden tesis etmektir. Edebiyatın görevi budur.

    Yazmak oluştur, ama ne yazar olmak ne de kendi kendinin hatırat yazarı olmaktır. Bir roman yazacaksam bunun nedeni aşk hikayemin olması değildir, böyle şeyler düşünmek adiliktir. Bu sadece vasat değil, adicedir. [İnsan kendi çocukluğu üzerine bir yazı yazsa bile, buradan bir dünya dili çıkarmak zorundadır, dilin kendi üzerinde çoğalmasını sağlaması gerekiyor.]

    “Bir zamanlar olduğum çocuğun hiçbir önemi yok. “Ama ben sadece olduğum o çocuk da değilim, diğerlerinin arasında bir çocuk, diğerleri gibi bir çocuktum” demek gerekir. Ben herhangi olan o çocuk fikrinde, ilginç bir şeyler bulmuşumdur hep, yoksa “ben o özel çocuktum” fikrinde değil… … Her zaman şunu savundum, yani insanların belgisiz sıfatın önemini anlayamadıklarını. … ben, ben, ben… belgisiz sıfat son derece zengindir.

    Parnet: Bu çokluktur, buna döneceğiz.


    “F”
    Fidélité [Sadakat] [xDost?]
    1:07:27

    Sadakat diye bir şey yok. [Dosluk sadakatten farklı bir şey] Birinin dostu olmak, bir algı meselesidir. … aynı fikirlere sahip olmak demek değildir. Ama biriyle ortak bir yanı olmak ne demektir? Kendinizi anlatmanız gerekmeksizin birbirinizi anlarsınız. [Ortak konularda anlaşmaktan bahsetmiyorum, fikirler ortak olmayabilir ama ortak bir dil ya da bir dil-öncesi ilişkisinden söz ediyorum. Fikirleriniz, konularınız ortak değil, ama anlıyorsunuz.] [Bir jest, bir alçakgönüllülük, anlamlı olmasa bile sahip olduğu bir düşünce,…] Tüm yaşama, onun dirimsel köklerine kadar uzanan cazibe türleri işte bunlardır ve birisi bir başkasıyla böyle dost olur.

    Her birimiz için sözceler vardır, o sözceyi duyduğunuzda, “ne diyor bu allahaşkına” “nasıl boş laflar bunlar?” dersiniz. Geri alınamayacak sözceler vardır. Oysa cazibe, tersine, öyle bir cazibesi olan, öyle bir zarafeti olan önemsiz sözceler vardır ki, hemen şöyle dersiniz, “Bu insan, benim” -tam benlik anlamında, benim-. Ve benim de tam onluk olabilmeyi ummam anlamında. Buradan dostluk doğar. Bu yüzden ortada bir algı meselesi vardır. [Sürekli göstergeler yayan, göstergeler çözen ikili anlaşmalar…] Yani böyle olunca, tek kelime etmeden biriyle saatler geçirebilirsiniz. Ya da tamamen anlamsız şeyler söyleyerek.

    … filozof bir bilge değildir, … bilgeliğin dostu, bir dost’tur. Yunan olgusu özgür insanların rekabetidir. [Bu yüzden bu kadar münakaşacıdırlar]


    2.1


    “G”
    “Gaouche” [Sol]
    01:46

    FKP Fransız Komünist Partisi. [Partiye girmedim, çünkü çok çalışkandım ve toplantıları sevmiyordum. Çok yetenekli arkadaşlarım vardı ve vakitlerini tezlerine verseler partiye daha yararlı olacaklardı. Oysa onlar zamanlarını Stocholm Bildirisi için imza kampanyasıyla geçiriyorlardı.] [Stalin'in daha yeni keşfettikleri o canavarlıkları...] [Tüm devrimler hazin bir sonuçla bitti. Ama sorun bir devrimin başarısı ya da başarısızlığı değil, insanın devrimcileşmekten asla vazgeçmeyişidir.] [Güney Afrikalılar, Filistinliler bir devrimci-oluşa yakalanmışlardır.] Tiranlık koşullarında, zulüm koşullarında insanların işi etkin olarak devrimci-oluşlara girmektir çünkü yapacak başka hiçbir şey yoktur.

    [“İnsan hakları” tamamen soyut, bomboş bir şeydir.] Arzu bir nesne inşa edip bunu arzuluyorum demek değildir. Örneğin, özgürlüğü arzulamayız. Boştur bu. Daha ziyade şunu arzularız... kendimizi durumlar içinde buluruz. [Örneğin Ermenistanla ilgili durum] Sovyet Cumhuriyeti anklavı içinde başka bir anklav. ... Ama Ermenilerin katli ortada. Sonra Ermeniler bir deprem yaşıyor] İnsanlar “insan hakları” dediklerinde bu entelektüel bir söylemdir sadece. [Ermenilerin sorunu “insan hakları” değil ki. Asamblaj dediğimi işte bu. Yani arzu daima asamblajlarda gelir. Tüm bunların içinde bu anklav nedir? -Anklav bir ülkenin başka bir ülke tarafından kuşatılmış toprağı- Yeryurt meselesidir işte bu, insan hakları değil, yeryurdun düzenlenmesi ile ilgilidir. [Ermeniler her yönden kuşatılmış. Peki ne yapacaklar? Bu bir insan hakları ya da adaletle ilgili bir mesele değil, daha ziyade içtihatla ilgili bir meseledir. Bu durumların soyut haklarla hiç ilgisi yoktur. Bunlar menfur vakalardır. İnsanların maruz kaldığı menfur şeylerin hepsi bir vakadır. Ermeni sorunu olağanüstü karmaşık bir içtihat probleminin çok tipik bir örneğidir.] Özgürlük adına harekete geçmek, devrimcileşmek, adalet sistemine gelindiğinde, içtihatla hareket etmek demektir. Hukukun icadı işte tam bu demektir. ... mesele insan haklarını uygulamak değil, yeni içtihat biçimleri icat edebilmektir ki böyle bir vaka bir daha mümkün olmasın. İşte bu tamamen farklı bir şeydir. [İçtihadın ne olduğuna bir örnek vermek gerekirse...] İnsanlar eskiden takside sigara içerdi. [“insan hakları” yoktur, sadece yaşam hakları vardır ve yaşam kendini vaka vaka açar] [Bir adam taksiciye dava açıyor ve kazanıyor -bugün olsa bu böyle olmaz tabi. Taksici hangi gerekçeyle kaybetmişti? Birisi bir taksiye bindiğinde onu kiralıyor demektir. Kiracı statüsü: kiracı kiraladığı meskende sigara içme hakkına sahiptir. Ama on yıl sonra bir daire gibi kiralanan taksi durumu yok artık, gerekçe taksinin bir kamusal hizmet biçimini alması.] ... işte özgürlük için savaşmak, gerçekten de içtihada girmektir. [insan hakları felsefi açıdan tamamen boş bir meseledir] Solda olmak bence bu demektir, hukuk yaratmaktır, hukuku yaratmak.

    68 oluşun çıkagelmesidir. ... 68 saf haldeki gerçekti. Bir anda başımıza gelen gerçekti. İnsanlar bunu anlamadılar, “Bu da nesi?” dediler. Gerçek insanlar, gerçeklikleri içindeki insanlar. Bu müthiş bir şeydi. ... Bir oluştu bu. Bir kere, oluşlar kötü de olabilir, tarihçilerin onu anlayamamış olması zaten neredeyse zorunluydu. Tarih ve oluş arasındaki farka öylesine inanıyorum ki... 68, devrim geleceği olmayan bir devrimci-oluştu. ... Saf oluş fenomenleri insanları her yanlarından sarmıştı, hayvan-oluşlar, çocuk-oluşlar, erkekler için kadın-oluşlar, kadınlar için erkek-oluşlar. ... Her durumda, Mayıs 68 oluşun çıkagelmesidir.

    Bence solcu hükümet diye bir şey yoktur, ... hükümetler arasında hiçbir fark yoktur demek anlamına gelmez bu. Umabileceğimiz en iyi şey, bir hükümetin soldan olan belli taleplere ve hak iddialarına olumlu yaklaşmasıdır. Ama solda olan bir hükümet yoktur, çünkü solda olmanın hükümetlerle hiç ilgisi yoktur. [Solcu olmanın anlamı nedir? Bu bir algı meselesidir: Solda olmamak ne anlama gelir? Çin çok uzaktır, öyleyse Avrupa için ne yapabiliriz denir.] Solda olmak ise bunun tam tersidir: O algılamaktır... [Japonların böyle algıladıkları söylenir. Onlar önce dünyayı algılarlar, sonra kıtaları, sonra ülkeleri ve en son beni] Bu bir algı fenomenidir, ufku algılamaktır. Solcu gibi algılarlar.] Bu bir ahlak meselesi değil, bizzat algı meselesidir. [Öyleyse kenarlardan başlıyoruz. Bunların çözülmesi gereken sorunlar olduğunu bilmek, bir anlamda savunmak ve düşünmek. Solda olmak, gerçekten de düzenlemeler bulmaktır, dünya çapında asamblajlar bulmaktır.] Solda olmak Üçüncü Dünya sorunlarının bize mahallelerimizdeki sorunlardan daha yakın olduğunu bilmektir. İkincisi, solda olmak doğası itibariyle [şu] olmaktır ya da daha ziyade bir oluştur, -bir oluşlar sorunudur-, azınlık-oluşu hiç bırakmamak demektir. Yani sol asla sol olarak çoğunluk değildir. Çoğunluk daima [bir şeyi] önvarsayar. ... çoğunluk daima bir standardı önvarsayar. Batı'da her çoğunluğun önvarsaydığı standart şudur: 1) erkek 2) yetişkin 3) heteroseksüel, 4) şehirde yaşayan... [Dolayısıyla çoğunluk bu standartlardan oluşan yığışımı kim ya da ne oluşturuyorsa o yığışıma yönelir.] ... bir çoğunluk, nihayetinde, aslında hiç kimse değildir, boş bir standarttır. İnsanların çoğu kendilerini bu standart içinde tanırlar, ama kendi içinde bu standardın içi boştur.

    ... kadınlar, kadın verili değildir, doğaları gereği kadın değildirler. Kadınların bir kadın-oluşları vardır, dolayısıyla kadınların bir kadın-oluşu varsa, erkeklerin de kadın-oluşu olacaktır. ... Çocukların kendi çocuk-oluşları vardır. Doğaları gereği çocuk değildirler. Tüm bu oluşlar, işte azınlıklar bunlardır.

    Parnet: Yani erkeklerin erkek-oluşu olamaz, çok talihsiz!

    Hayır, bu çoğunlukçu bir standarttır, heteroseksüel, yetişkin, erkek. Onun oluşu yoktur. Bir kadın haline gelebilir ve sonra azınlıkçı süreçlere girer. Sol, azınlıkçı oluş süreçlerinin yığışımıdır. Yani epey birebir anlamıyla şöyle diyebilirim: Çoğunluk hiç kimsedir, azınlık herkestir. [Azınlığın herkes olduğunu bilmek, solda olmak budur.]


    “H”
    [Felsefe Tarihi]
    27:14

    Bir beden ne yapabilir? - Spinoza

    Filozof temaşa eden ya da hatta düşünümleyen biri değildir. Filozof yaratandır ve çok özel bir şey yaratır: kavramlar... [Örneğin Platon'un 'idea' dediği şey...] ... başka bir şey olmayan şeydir, yani ancak ne ise o olan.. [şimdi bu oldukça soyut görünüyor, oysa daha önce değilim gibi soyut olmamalı.] Sadece ne ise o olan bir şey; işte bu soyuttur. ... Yalnızca anne olan bir anne düşünelim... [onun aynı zamanda bir eş, başka bir annenin kızı olduğunu unutalım] ... kendisi de başka bir annenin kızı olmayan bir anne... işte “anne İdeası” dememiz gereken şey budur. ... [İşte Platon'un yarattığı bir kavram olarak İdea budur] saf olarak şeyin ideası... İdeayı tanımlayan, saflıktır. [Ama bu hala soyut kalıyor, neden?]

    Bugün bu kavram yaratımı fikri medya ve reklamcılık tarafından ele geçirildi; bilgisayarlarla kavramlar yaratabileceğinizi söylüyorlar, “iletişim” için felsefenin bütün bir dilini çalarak, “yaratıcı” olmak ve kavramlar yaratmak” gerektiğini söylüyorlar.

    58:37 hata (17. yy) X yanılsama (18. yy) X aptallıktan kaçınmak (19.yy) ... [bunları toplumsal olaylara bağlayabiliriz, ama aslında problemlerin kuruluşu olarak da görebiliriz] [Felsefede doğru ile yanlışı aramanın -daha çok bir anlam meselesidir-, hakikati aramanın bir faydası yoktur]

    ... tüm aşkınlığı reddeden filozoflar: Spinoza, Nietzsche. Onlar içkinliğin yazarlarıdır.

    [Felix'le aradığımız şey bilinçdışının içkin olan boyutuydu. Psikanaliz tam anlamıyla aşkın kavramlarla, yasa, baba, anne, vb. uğraşırken...]


    “İ”
    [İdée]
    1:10:10

    Yaratmak bir fikre sahip olmaktır. [Her faaliyette vardır bu. Ama binde bir olan bir şeydir, her gün başımıza gelmez.] Felsefede fikir kavramlar biçiminde oluşur. [Yönetmen Minelli'nin yarattığı bütün eserlerde bana sanki kendine şunu soran biri var gibi geliyor: “İnsanların rüya görmesi tam olarak ne anlama gelir?”, sadece Minelli'ye ait olan bir soru: “Bir başkasının rüyasının içine düşmek ne demektir?”]

    Bence sanatçı algılamlar yaratan kişidir. [Neden algılama değil de şu tuhaf algılam kavramını kullanıyoruz?] Tam da algılamların, algılar olmamasından ötürü... Bir edebiyatçı... ne ister? Bence onun istediği; kendilerini yaşayanlardan daha uzun yaşayan algıların ve duyumların bir yığışımını kurabilmektir. İşte bir algılam tamı tamına budur: kendilerini yaşayanlardan daha uzun yaşayan algıların ve duyumların bir yığışımı. [Tolstoy'un Çehov'un bir ressamın bile tasvir edemeyeceği bazı tasvirler...] Yani duyumsamaların, görsel duyumsamaların, işitsel ve hatta neredeyse tat almaya ilişkin duyumsamaların, ağza giren bir şeyin duyumsanmasının, tüm bunların karmaşık bir ağı... İşte bu karmaşık duyumsamalar ağına, onları yaşayan kişiden radikal bir bağımsızlık kazandırmayı deneyelim... Peki ama bunu yaşayan kişi ölüp gittikten sonra ya da başka bir şey yapmaya geçtiğinde ne olur? Bu duyumsamalar ağı neye dönüşür? [Buna sanat yanıt verir] Bu karmaşık duyumsamalar ağına bir süre ya da bir sonsuzluk vermektir bu, ki artık bu duyumsamalar, biri tarafından yaşanmış şeyler gibi anlaşılmaz, ya da en fazla, romandaki bir karakter, kurgusal bir karakter tarafından yaşanmış şeyler olarak anlaşılır. Kurgusalı meydana getiren şey tam da budur. [Bir ressamsa algılamlara tutarlılık verir] Ressam algılamı algının içinden çekip çıkarır.

    Duygulam [affect]... Tabii ki duygulamsız algılamlar yoktur, ama duygulamlar şuna benzemez.. Algılamı, duyumların ve algıların onları yaşayanlardan bağımsızlaşan bir yığışımı olarak tanımlamaya çalışmıştım. Duygulamlar ise bence oluşlardır, kendilerini yaşayanlardan taşan oluşlar. Kendilerini yaşayanların kuvvetini aşan oluşlar. İşte duygulam budur. Hatta neredeyse şöyle diyebilirim, müzik duygulamın büyük yaratıcısı değil midir?

    Spinoza, Nietzsche “görmemizi” sağlar. Onlar ayrıca önümüze olağanüstü duygulamlar yağdırırlar. ... müzik bazen renklerin “görünmesine” neden olur.

    “J”
    [Neşe]
    1:25:05

    Neşe ve keder...

    Bir eyleme gücünü doldurmaktan ibaret olan her şeyin neşe olduğunu söylemektir bu aslında. Onu doldurduğunuzda, eyleme güçlerinizden birini gerçekleştirdiğinizde neşe duyarsınız. ... Fakat 1güç” sözcüğü ikirciklidir. Keder, doğru ya da yanlış, muktedir olduğuma inandığım bir eyleme gücünden koparıldığımda ortaya çıkar. Bunu yapabilirdim, ama koşullar izin vermedi veya yasaklandı vesaire...

    1:41:38


    “K”
    “Kant”
    1:44:55

    Pek çok dönüm noktasına baktığımızda Kant’ı görürüz. Kant, bir şeyi başlatır, o zamana kadar felsefede hiç ileri sürülmemiş bir şeyi ve sonra onu sınırlarına kadar zorlar. … Kant’tan önce, 18.yy’da soruşturmacı olarak sunulan yeni bir filozof tipi vardır, soruşturma, insanın anlama yetisinin soruşturulması, şunun soruşturulması, bunun soruşturulması. [Bu eğilimin son temsilcisi Leibniz] … Kant’ın icat etmiş olduğu kavramlar arasında, … aklın mahkemesi kavramının eleştirel yönteminden ayrılamayacağını düşünüyorum. … Artık Tanrı’ya ihtiyacı olmayan bir yargı sistemi, … akla dayanan bir yargı sistemi. [Beni yazarlarda etkileyen şey belli bir probleme yakınlıklarıdır.] … bu yakınlık nasıl bir şeydir? Belli bir problem kişinin kaderi olabilir [Çünkü bu öylesine ilgilenilmiş bir problem değildir]. Kendime gelince, yargı sisteminden kurtulmaya ve onun yerine başka bir şeyi geçirmeye yarayacak araçları arayıp bulmayı hedefleyen kavramlarla ilişkili olduğumu hissediyorum. … yargı sisteminin işini bitirmek… [Spinoza, Nietzsche, D.H.Lawrence, Artaud, vb].

    Kant’a kadar zaman hareketten türetiliyordu, harekete göre ikincildi. Hareketin sayısı ya da ölçüsü olduğu düşünülüyordu. Kant bir kavram yaratır, çünkü tabiiyet ilişkisini tersine çevirir. Kant’la birlikte, artık hareket zamana bağlı hale gelir. Bir anda zamanın doğası değişir, döngüsel olmaktan çıkar. Çünkü zaman harekete tabi olduğunda, … nihayetinde en büyük hareket periyodik olan harekettir, gök cisimlerinin periyodik hareketidir, dolayısıyla hareket döngüseldir. Tersine zaman hareketten kurtarıldığında ve hareket zamana bağlı hale geldiğinde ise, zaman düz bir çizgi haline gelir. … Borges döngüsel bir labirentten daha korkunç olabilecek tek şeyin, düz çizgi şeklindeki bir labirent olduğunu söyler. Bu harikuladedir, ama zamanı menteşesinden çıkaran aslen Kant’tır. [Ve hayatının sonuna doğru Kant son kitabını yazar: “Yargı Gücünün Eleştirisi”]. Kant, yetilerin [anlama yetisi, imgelem, bilgi, ahlak] birbirleriyle düzensiz ilişkileri olması gerektiği, birbiriyle çarpıştığı ve sonra yeniden uyumlulaştığı düşüncesine varır. Ama ne olursa olsun yetilerin bir savaşı vardır ve burada artık hiçbir standart yoktur, bunlar artık bir mahkemeye tabi değildirler. Yetilerin uyumsuzluğa girdiği, uyumsuz uyumlara girdiği Yüce kavramını atar ortaya. [uyumsuz uyumlar, düz çizgide başka bir şey olmayan labirent…] Demek istediğim, tüm bir modern felsefe bu noktadan akmaya başlar, artık harekete bağlı olan zaman değildir, tersine hareket zamana bağlıdır. … Ayrıca yetilerin uyumsuz uyumuyla birlikte Yüce kavramının bütünü, bütün bunlar beni muazzam derecede etkilemiştir. Bunun üstüne bina edilen tüm o diğer şeylerse beni ilgilendirmiyor, ama bunu yargılamıyorum, işini bitirmek istediğim şey zaten yargı sistemi, ama bunu da yargılama pozisyonuna geçmeden yapmak.
    [alışkanlık kelimenin tam manasıyla temaşa etmek demektir… Kan o yürüyüşlerinde neyi temaşa etmekteydi, asıl bunun üzerinde durmak gerekir.]

    “L”
    “Littérature” [Edebiyat]
    1:58:24

    Kavram işlevini yerine getirirken aynı sırada şeyleri görmemizi sağlar, yani algılamlara bağlanmış haldedir ve aniden bu algılamların bir romanda belirdiğini görürsünüz. Bunlar, algılamlardan kavramlara akan algısal iletişimlerdir. Üstelik burada da, hem felsefe hem edebiyat için geçerli olan üslupla ilgili problemler söz konusudur.

    2.2

    “M”
    “Maladie” [Hastalık]
    8:03

    Dünyada insanların iyi yaşamayı sevmek [bon vivant] dedikleri şeyden daha sefil bir şey düşünemiyorum, bu sefillik. Tersine, büyük yaşayanlar [grands vivants] çok zayıf bünyeli insanlardır. … Hastalık bir tür yaşam görüşünü veya kavrayışını keskinleştirir.

    20:16